Sun

03

Mar

2013

Alla ricerca dell'Incontro. Il XX secolo e l'arte contemporanea di fronte all'Oriente

Mercoledì 6 marzo
ore 17.30
Sala dello Stabat Mater | Biblioteca dell'Archiginnasio, Bologna

Alla ricerca dell'Incontro. Il XX secolo e l'arte contemporanea di fronte all'Oriente
Terza ed ultima delle tre conversazioni a cura di Marilena Pasquali
per il ciclo
Verso Oriente e ritorno. L'influsso dell'Orientalismo sulla cultura italiana ed europea


Si conclude, riservando a questo terzo incontro uno sguardo ravvicinato alla situazione artistica più recente, un ciclo che ha messo a fuoco un fenomeno dagli echi interessanti e sfaccettati anche nella nostra città: gli apporti dell’arte e della cultura del Vicino Oriente a quell’intreccio ricchissimo di creatività, riflessione e gusto che costituisce la cultura europea tra Otto e Novecento, con particolare riguardo per gli esiti che tale incontro fra popoli e culture ha prodotto in Italia.   
Qesto dialogo prosegue ancora ai giorni nostri nelle opere di artisti come Mondino, Passarella, Ontani, Mastrangelo, Bertozzi e Casoni, Arcangelo, Costantini.

La storica dell’arte e critica d'arte contemporanea Marilena Pasquali è attualmente presidente del Centro Studi Giorgio Morandi, da lei fondato nel 2001 a Bologna. Ha curato mostre, cataloghi e pubblicazioni dedicate, oltre che a Morandi, a molti altri importanti artisti del Novecento e contemporanei e, recentemente, una grande mostra e un volume dedicati alle tematiche dell'orientalismo: "Verso Oriente e ritorno".
(Vedi articolo di Vittoria Coen su Artincontro: http://www.artincontro.com/verso-oriente-e-ritorno/)

Evento organizzato dalla Biblioteca dell’Archiginnasio. Ingresso libero. Info: http://www.archiginnasio.it/conferenze/pasquali2013.htm

0 Comments

Sun

11

Mar

2012

Gianluca Costantini Workshop

Gianluca Costantini Workshop 12-14 March 2012
Mimar Sinan Fine Arts University, 
Graphic Design Department, Istanbul

http://www.msgsu.edu.tr


0 Comments

Thu

25

Aug

2011

L'ammaestratore di Istanbul - Napoli

5 settembre 2011 Ore 18.00

Presso Sala Assoli - Nuovo Teatro Nuovo, Via Montecalvario, 16

 

Presentazione e mostra del libro a fumetti

"L'ammaestratore di Istanbul"
disegnato da Gianluca Costantini e scritto da Elettra Stamboulis

 

A cura dell'Associazione Mirada

 

"Un'occasione per riflettere sul concetto di Oriente ed Occidente, sulla scia della vita di Osman Hamdi. Padre fondatore della cultura figurativa turca in pagtria, pittore intellettuale e archeologo. La storia è allo stesso tempo ricostruzione della vita del protagonista e di un contesto storico, diario di viaggio degli autori e riflessione sul rapporto a chiaro scuro fra Este e Ovest."

 

La mostra rimarrà aperta dal 5 al 12 settembre nei seguenti orari: 10-12 / 15-18

Programma settimana Trilogia quasi dantesca
Programma settimana Trilogia.pdf
Adobe Acrobat Document [2.5 MB]
Download
Trilogia quasi dantesca
TRILOGIA QUASI DANTESCA FOGLIO DI SALA.p
Adobe Acrobat Document [1.3 MB]
Download
0 Comments

Tue

21

Jun

2011

The Poetics and Politics of Place Ottoman Istanbul and British Orientalism

The Poetics and Politics of Place Ottoman Istanbul and British Orientalism
English
Pera Museum Publications 46
Symposium Series 1
İstanbul, 2011
285 p.
ISBN: 978-0-295-99110-8

 

http://en.peramuzesi.org.tr

0 Comments

Tue

21

Jun

2011

Moneta ‹ 50 Lira (100.Death Year of Osman Hamdi Bey)

http://colnect.com/it/coins/coin/24123-50_Lira_100Death_Year_of_Osman_Hamdi_Bey-Commemorative-Turchia

Nazione: Turchia
Serie: Commemorative
Emessa il: 2010
Ultima data di coniazione: 2012
Peso: 23,33 grammi
Diametro: 38,61 millimetri
Composizione: Argento
Valore facciale: 50 Turkish Lira
Coniatura: 3.000
Oggetto: 100.Death Year of Osman Hamdi Bey
0 Comments

Tue

21

Jun

2011

İstanbul’dan Nemrut Dağı’na Türkiye’deki Dünya Mirası

http://www.hurriyet.com.tr

 

İnsanlığın ortak kültür hazinelerini, yeryüzünün en nadide doğal oluşumlarını belirleyip korunmasını sağlamayı hedefleyen Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) 1972’de, Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi’ni kabul etti. Ardından insanlığın ortak mirası listelendi. Dünya Mirası Listesi’ndeki 911 yerden 9’u Türkiye’de. Yaz başında dünya miraslarımızı tanımak için yolculuğa çıkacaklar için bir rehber hazırladık.

 

İSTANBUL’UN TARİHİ ALANLARI

 

isteden çıkarılma riskiyle karşı karşıya

 

Türkiye’de Dünya Mirası Listesi’ne alınan ilk yerlerden biri İstanbul’da Theodosios Surları’yla çevrili tarihi bölge olduğunu tahmin etmek için elbette kahin olmak gerekmiyor. Suriçi ya da Tarihi Yarımada olarak geçen bu bölge dünyanın önemli üç imparatorluğuna başkentlik eden, eski adıyla Bizans ve Konstantinopolis olarak geçen bölüm. Tüm dikkatler Sultanahmet’teki muhteşem anıtların (Ayasofya, Topkapı Sarayı, Sultanahmet Camii, Yerebatan Sarnıcı) üzerinde toplanmış ama aslında bu bölge muhteşem Süleymaniye Camii’ni ve hatta Vefa gibi semtlerin arka sokaklarında bulunan ahşap evleri de kapsıyor. Ne yazık ki eski İstanbul bugün nüfus baskısı, endüstriyel kirlilik ve kontrolsüz şehirleşmeden kaynaklanan büyük bir tehlikenin altında yaşıyor. Özellikle antik surların bazı yerlerinde yapılan restorasyon çalışmaları ise ciddi eleştirilere maruz kalıyor. Marmaray’ın tarihi bölgeden geçmesi ve belediyenin üzerine düşenleri yapmaması geçen yıl İstanbul’un listeden çıkarılması riskini getirmişti. İstanbul şimdilik listedeki yerini muhafaza ediyor. Gelecekte ne olacağını birlikte göreceğiz.

 

TROYA ARKEOLOJİK ALANI

 

Akhaların Truva atı 2800 yıl sonra bilgisayar virüsüne ismini verdi

 

Troya’yı duymayan var mıdır acaba? Hani İzmirli kör şair Homeros’un ünlü destanı “İlyada”da anlatılan, surlarını aşamayan Akhaların tahta ata sakladıkları askerlerle ele geçirdiği muhteşem şehir. Alman asıllı Heinrich Schliemann tarafından 1870’de gün ışığına çıkarıldığında uzmanlar onun en az Atlantis kadar heyecan verici olduğunu söylemişti. Eğer Efes ya da Afrodisyas’ı gördüyseniz bu antik şehri gezerken lütfen kıyaslama yapmayın. Aksi takdirde hayal kırıklığına uğramanız kaçınılmaz. Oysa ki Troya’nın Dünya Mirası Listesi’nde yer almasının nedeni sadece İlyada’nın sanatsal değeri ile açıklanamaz. Şehir, aynı zamanda Akdeniz ve Avrupa dünyasının Anadolu ile olan en eski ilişkilerinden birini ispat etmesi bakımından da çok önemli. Tek şehir değil Troya, üst üste yığılmış dokuz ayrı medeniyetten oluşuyor. 1996’da Milli Park ilan edildi, 1998’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girdi. Şehrin tarihi MÖ 3000’e kadar uzanıyor ama girişte gördüğünüz çirkin tahta atın doğum tarihi 1970’li yıllar. Troya döneminin en güçlü ticari konumlarından birine sahip; Mezopotamya, Mısır ve Anadolu’yu birbirine bağlayan kavşakta yer alıyor. Bu nedenle de kendini savunmak zorunda kalan şehir güçlü surlarla çevrilmiş. Troyalılar, kalelerini inşa ederken diğer coğrafyalarda bilinmeyen demiri kullanmış. Bilinen ve beklenenden daha büyük bir alana yayıldığı saptanan şehirde MÖ 1600’lü yıllarda beyin ameliyatı yapıldığı da ele geçen bulgularla ispatlanmış.

 

TROYA KASABI SCHLIEMANN

 

Tarihi şehirdeki kazıları yöneten Schliemann’ın zekası tartışılmaz. Alman işadamı, amatör arkeolog Schliemann, genç yaşta Kaliforniya’da altın işine girip çok zengin oldu, savaşlardan gelir elde etti, satılabilen her türlü ürünün ticaretini yapıp para kazandı. Çocukluğundan beri ilgi duyduğu İlyada Destanı’nda sözü edilen hazinelerin Çanakkale yakınlarındaki Hisarlık Tepesi’nde olabileceği ihtimali üzerine harekete geçip, Osmanlı’ya kazı izni için başvurdu. Bulacağı kıymetli eserlerin yarısını devletle paylaşmak üzere anlaşma imzaladı. Hazine bulma umuduyla tarihi kenti talan etti, tarihi duvarlar, evler, sanat eserleri tahrip oldu. Hazineyi bulduğunda ise, hepsini yurtdışına kaçırdı. Osmanlı Devleti derhal yasal işlem başlattı. Fakat her nasılsa birkaç bin altın karşılığında uzlaşma kabul edildi. Schliemann “İlyada hakkında hiçbir bilgileri yok. Müzelerindeki tarihi eserler dünya için bir kayıptır” dediği Osmanlı’dan Troya hazinelerini kurtardığını ve bilim adına bundan da gurur duyduğunu söyledi her yerde. Bulduğu mücevherlerin çoğunu karısı Sophia’ya hediye etti, eşinin mücevherli fotoğraflarını basına dağıttı. Hazineler 1945’e kadar Berlin’de saklandı. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Sovyetler Birliği, Hitler’in ülkelerine verdiği zararın tazminatı olarak hazineye el koydu. Uzun yıllar nerede gizlendiği bilinmedi. Bu şahane eserler 1996’dan beri Moskova’da sergileniyor. Gördüğümde ülkemizden kaçırılan onca eser aklıma gelmişti ve içim acımıştı. Çocukluk rüyasını gerçekleştirip dünyanın en değerli hazinelerinden birini ele geçirmiş Schliemann ama arkasında şehrin harap olmuş katmanları ile telafisi mümkün olmayan zararlar bırakmış.

 

HİERAPOLİS/PAMUKKALE

 

2200 yıllık SPA merkezi

 

Batı Anadolu bölgesinde kalsiyum zengini suların akarken bembeyaz travertenler meydana getirdiği, sıcak suların yine kalsiyumun oluşturduğu havuzlarda toplandığı, Denizli yakınlarındaki Pamukkale ilginç bir yerdir. Burası tarihin ilk dönemlerinden itibaren pek çok kavim için çekim merkezi olmuş ve MÖ 190 yılında Bergama Kralı 2’nci Eumenes bir kaplıca merkezi inşa ettirmiş. Bu kaplıca yıllar içinde Yunanlılar ve Romalılar tarafından defalarca elden geçirilmiş. Tepenin kenarına kurulan Hierapolis şehrinin içine doğru genişletilmiş. Günümüzde ziyaretçiler çoğu zaman travertenleri görmenin telaşı içinde Roma döneminden kalma orijinal yolları ve büyük bir mezarlığın da olduğu bu muhteşem şehir kalıntılarını gözardı edebiliyor. İsa’nın havarilerinden Aziz Philippos burada öldürüldüğü için Hıristiyanlar kente dini bir önem atfetmiş. Adı “Kutsal Şehir” anlamına gelen Hierapolis’un tiyatrosunda sahne ile seyircilerin oturduğu bölüm arasındaki yükseklik farkı yapının gladyatör dövüşleri için yapıldığını gösteriyor.

 

XANTHOS-LETOON

 

Heredot tarihinin en kanlı sayfası Xantos’ta yaşanmıştı

 

Likyalıların bu iki şehri Fethiye ve Patara sahilleri arasında kurulmuş. Kınık’ın arkasındaki bir tepede bulunan Xanthos, en eski ve en büyük Likya yazıtı, tiyatrosu ve mezarlarıyla dikkat çekiyor. Xanthos, Likya’nın en büyük şehriydi. Ticaretle zenginleşen, yine bu sayede diğer kültürlerle tanışıp sanat, mimari anlayışlarını geliştiren Likyalılar şehirlerini birbirinden güzel anıtlar yaptılar. Heredot Tarihi’nden öğrendiğimize göre, gurur duydukları şehir MÖ 540’ta Persler tarafından kuşatıldı. Yenileceklerini anlayan Likyalılar teslim olmak yerine akropolisi yıktı, eşlerini, çocuklarını, kölelerini öldürdü. Sonra Perslerin üzerine intihar saldırısı düzenledi. 1838’de şehir bir başka felaketi yaşadı. Charles Fellows kalıntıların büyük kısmını Londra’daki British Museum’a götürdü. Eğer Londra’ya giderseniz müzedeki Likya Eserleri Bölümü’nü ziyaret etmeyi unutmayın, burada ülkemizden çıkarılan pek çok eseri görmeniz mümkün. Bu alanda bulunan “ epigrafik yazıtlar, Likya uygarlığını ve onların Hint-Avrupa dillerini anlamak açısından çok büyük önem arz ediyor. Her iki şehir de Likya gelenekleri ile Helen kültürü karışımından oluşmuş. Bu karışımın etkilerini özellikle mezar ve gömü sanatı üzerinde görmek mümkün. Antik dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen Halikarnas Mozolesi de Xanthos’taki Nereid Anıtı ile aynı aileden geliyor. Nereid Anıtı da ne yazık ki British Museum’da sergilenenler arasında. Kentte ele geçen en eski bulgular tarih sevenleri MÖ 8’inci yüzyıla kadar taşıyor. Letoon ise denize daha yakın bir yere kurulmuş ve başlangıçta Zeus’un sevgilisi Leto ile oğlu Apollo ve kızı Artemis için inşa edilen bir tapınakmış. Sık sık su altında kalan bu yer Xanthos gibi yaz kalabalıklarından kaçmak isteyen, sakinlik ve huzur arayanları bekliyor.

 

NEMRUT DAĞI

 

Dev heykellerin zirveye taşındığı bir muamma

 

Nemrut Dağı’nın “Dünyanın Sekizinci Harikası” olduğunu söylemek bir alışkanlık haline gelmiş. Dağa, Güneydoğu Bölgesi’nde, Malatya ve Adıyaman arasında. Zirvesindeki Antiochus’un (MÖ 69 - 34) muhteşem gömü alanını, höyüğün etrafını çeviren dev boyutlardaki kartal başları, arslan ve insan heykellerini görüp de hayran kalmamak elde değil. Burası tarihe dokunmak isteyen herkese tavsiye edilecek bir yer. Gezinizi daha keyifli hale getirmek için bir de ipucu verelim; şafakta ya da gün batımında akın eden kalabalıklardan kaçınmak, kendinizi bu antik harikaların sahibi gibi hissetmek istiyorsanız gün ortası saatleri tercih edin. Eğer dünyaki en güzel şafak ve günbatımlarından birine tanık olmak istiyorsanız, kalabalığa katlanmanız gerekiyor. Seçim sizin. Bir de uyarı; Türkiye’den Dünya Mirası Listesi’ne giren yerler arasında en zor ulaşılanı Nemrut. Antiochus mozolesi 2 bin 150 metre irtifada, Fırat Nehri’ne ve obalara hakim bir tepede yapılmış. Helenistik dönemin en büyük ve azametli yapılarından biri olarak kabul ediliyor. Dağ yürüyüşüne uygun ayakkabılarınızı yanınıza almayı unutmayın. Burası bir yerleşim alanı değil, sadece Kommegene Kralı Antiochus Teos tarafından kendisi için yaptırdığı bir mezar ve Yunan ile Pers tanrılarının devasa heykellerinin olduğu bir kutsal alan. Heykellerin boyu 10 metre kadar. Buradaki eserlere bakıldığında iki büyük medeniyetin, Yunanlılarla Perslerin kaynaştığı ve bu krallığın kültürünü oluşturduğu görülüyor. Bu büyüleyici mekanda, 2002’de Akbank Oda Orkestrası, ertesi yıl zirveye taşıdığı piyanosuyla Tuluyhan Uğurlu birer konser vermişti.

İlk kez 1882 yılında araştırılmaya başlanmış Nemrut. Bir sonraki yıl Arkeoloji Müzesi’nin kurucusu Osman Hamdi Bey ekibine okuldaki heykeltraş Osgan Efendi’yi de alarak Nemrut Dağı’ndaki eserler üzerinde çalışmaya başlamış. Rüzgarın ve depremin etkisiyle devrilmiş dev heykeller ayağa kaldırılmış, zarar görenler onarılmış, yeni eserler ele geçirilmiş. Osman Hamdi Bey, buradaki çalışmaları anlattığı “Nemrut Dağı Tümülüsleri” adlı kitabını Fransızca yazdı. Avrupa’daki müzeler ve sanat okullarına gönderilen kitap bilim dünyasında büyük bir heyecanla karşılandı. Kitap, Türk arkeolojisinin ilk yayınlarından biridir.

 

USTA RESSAM, ÖNCÜ MÜZECİ OSMAN HAMDİ BEY

 

1842 - 1910 yılları arasında yaşayan Osman Hamdi Bey, Osmanlı sadrazamı İbrahim Ethem Paşa’nın oğlu. Paris’te eğitim gördü, sanatla tanıştı, gönül verdi. Paris’teki öğrencilik yıllarından arkadaşları Şeker Ahmet Paşa ve Süleyman Seyyid’le beraber Türk resim sanatının başlamasına öncülük etti; o zamana kadar kullanılmayan insan figürlü kompozisyonları resimlerinde kullanan ilk Türk ressamı oldu. En tanınmış eseri Kaplumbağa Terbiyecisi. 1882’de Sanayi-i Nefise Mekteb-i Âlisi’nin (günümüz Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi) kuruluşunda önemli rol oynayan Osman Hamdi Bey, çağdaş Türk müzeciliğinin de öncüsü. Kurduğu ve uzun yıllar müdürlüğünü yaptığı İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni dünyanın en prestijli kurumları arasına sokmayı başardı. Bir devrimci aynı zamanda. Osmanlı topraklarından çıkarılan eserlerin, yine bu topraklarda kalmasını savundu. Karl Humann’ın sultanın izniyle Bergama’dan Zeus Sunağı’nı yurt dışına götürmesi, Schliemann’ın da Troya’dan hazineleri kaçırması en çok onu üzdü. Dönemin güçlü ve zengin ülkelerinden büyük tepki alacağını bilmesine rağmen hazırladığı “Âsâr-ı Âtika Nizamnamesi”nin 1884’de padişah tarafından onaylanarak yürürlüğe girmesini sağladı. Bu kanunla birlikte Osmanlı topraklarında bulunan bütün tarihi eserlerin devlete teslim edilmesi, yabancıların yürüttükleri kazı çalışmalarına bir müze görevlisinin refakat etmesi ve bulunanların her gün kazı defterine işlenmesi zorunluluk haline geldi. Dünya ayağa kalktı; Londra, Paris ve Berlin müzeleri bu uygulamayı protesto etti. Artık hiçbir Batılı bilimadamının Osmanlı topraklarında kazı yapmak istemeyeceğini, bunun da Osmanlı’da tarihi çalışmaların sonunu getireceği yönünde açıklamalar yaptı. Lübnan’da Sayda Kral Mezarlığı kazılarında bulduğu dünyaca meşhur İskender Lahidi’ni Kayzer 2’nci Wilhelm’e hediye etmek isteyen 2’nci Abdülhamid’in bile karşısına dikilme cesaretini gösteren Osman Hamdi Bey’in çıkarttığı kanun 1960’a kadar yürürlükte kaldı.

 

GÖREME MİLLİ PARKI VE KAPADOKYA

 

Peri bacalarına gizli 2300 yıllık sırlar

 

Göreme Milli Parkı, 1985’te UNESCO’nun ilk kez Türkiye’den Dünya Mirası Listesi’ne aldığı iki yerden biri. Tek özelliği bu değil elbette. En önemli özelliklerinden biri rüzgarın ve yağmurun zaman içinde yumuşak volkanik taşlar üzerine etki ederek oluşturduğu doğal güzelliklere bir örnek teşkil etmesi. Diğeri de kayalara oyularak inşa edilmiş kiliseler, şapeller ve yeraltı şehirlerine tarih sahnesinde atfedilen büyük önem. Geniş bir alana yayılmış Göreme Açık Hava Müzesi, Dünya Mirası Amblemini taşıma onuruna sahip. Bunun en önemli nedenlerinden biriyse Açık Hava Müzesi’nde göreceğiniz kiliselerde bulunan ve ikonakırıcı dönem sonrası Bizans sanatındaki gelişmeleri gözler önüne seren önemli kanıtlar.

 

HATTUŞA

 

Tarihin ilk antlaşmasını bu şehrin halkı imzalamıştı

 

Ankara’nın kuzey doğusunda, Çorum sınırlarındaki gözlerden ırak muhteşem bir yerleşim birimi Hattuşa. Son zamanlarda başlatılan yeniden yapılandırma çalışmaları uzman olmayanların gördüklerini daha kolay yorumlamasını sağlamış. Ancak diğer taraftan da sadelik yanlısı mükemmelliyetçileri rahatsız edip yapılanları eleştirmelerine neden olmuş. Bu bölgenin tarihi Hititlerin Orta Anadolu’da geniş bir alana hükmettikleri döneme, yani MÖ 2’inci binyıla kadar uzanıyor. İbadet ettikleri tanrıların kabartmaları ise şehrin çok yakınlarındaki Yazılıkaya’da görebilirsiniz. Hitit İmparatorluğunun M.Ö. 13. ve 17. yüzyıllar arasındaki başkenti.

Hititlerin büyük bir olasılıkla Kafkasya’dan geldiği, Orta Anadolu’ya yerleştikleri ve yerli halk Hattilerle kaynaştıkları sanılıyor. Hititler zamanının süper gücü. Bir diğer süper güç olan Mısır ile kıyasıya rekabet ve savaş içindeydi. MÖ 1269 yılında imzaladıkları Kadeş Barış Antlaşması günümüze ulaşan en eski yazılı antlaşma olma özelliğini taşıyor. Kendi zamanındaki uluslar ile kıyaslandığında insan haklarına saygılı bir uygarlık. Kölelerin, hatta ağaçların bile haklarının olması, kadınların saygı görmesi dönemin uygarlıklarında rastlanmayan sosyal hukuk özellikleri.

Şehir, “Hattilerin şehri” anlamında yerli halktan almış adını. Şehir yaklaşık 2 kilometre karelik alanı kaplıyor. Başkent olduğu için sadece kralların ikamet ettiği idari bir yer değil, aynı zamanda bir dini merkez. Ele geçirdikleri her ülkenin tanrısını, gazabından korunmak için kendi tanrıları arasına katan Hititler bu nedenle bin tanrılı uygarlık olarak biliniyor. O dönemin dinsel mitolojisini, ritüellerini kavramak için Hattuşa pekçok ipucu içeriyor. Hititler yapılarının temelini taş, üstünü kerpiçten yaptıkları için bugüne ulaşan sadece yapıların temelleri. Yine de çok sayıda sanat eseri ve mimari eser var. Ele geçirilen 30 binden fazla kile yazılı devlet kaydından (tabletlerden) devletin yapısı, çalışma şekli ve kanunlar ile ilgili bilgiler elde edilmiş. Yapılan kazılarda bir tahıl silosu ve büyük toprak kaplar ortaya çıkarılmış.

 

DİVRİĞİ ULU CAMİİ VE DARÜŞŞİFASI

 

Evliya Çelebi, onun güzelliğini övmek için sözcük bulamamıştı

 

Divriği’de Ahmet Şah için 1228 - 1229 seneleri arasında inşa edilen muhteşem külliye, Türkiye’den Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilen yerler arasında en az bilineni ve Nemrut’tan sonra ziyaret etmesi en meşakkatli olanı. Sivas’ın doğusuna doğru yapacağınız yaklaşık üç saatlik bir yolculuk sonrasında kalabileceğiniz doğru dürüst bir otel bulabilmeniz bile ne yazık ki zor. Sivas şehri Selçuklu mimarisine ait birbirinden güzel örnekler barındırıyor. Bu eserlerin ortak özelliği ise tüm süslemelerin giriş bölümünde yoğunlaşmış olması. Oysa ki oymacılık sanatının farklı türlerine ve her seviyeden örneğine rastlayabileceğiniz Divriği’de süsleme tutkusu yapıların dışına da taşmış durumda. Bu özelliği onu mimari meraklıları arasında vazgeçilmez kılmış. Evliya Çelebi kapı ve duvarlardaki süsleme sanatının güzelliğini “methinde diller kısır, kalemler kırıktır” diye ifade etmiş. Hamam, şifahane ve camiden oluşan Anadolu’nun bu en eski külliyesi kabartma sülus yazıları, yıldız ve geometrik motifleriyle eşi benzeri olmayan bir yapı. Süslemeler hiç bir motife bağlı kalınmadan yapılmış ve motifler asla tekrar edilmemiş. Caminin kapısına güneş ışığı vurduğunda ortaya Kuran okuyan insan silüeti çıkıyor. Türkiye’den Dünya Mirası Listesine alınan ilk mimari yapı olma özelliğine sahip.

 

SAFRANBOLU

 

Her köşkü bir sanat eseri

 

İstanbul Ankara arasında bulunan ve 19. yüzyıldan bugüne ulaşan en bozulmamış şehir hayatının izlerini bulabileceğiniz Safranbolu’ya muhakkak gidin. Burada küçük ama şirin Arasta Çarşısı etrafında yayılmış muhteşem Osmanlı evlerine hayran kalacaksınız, Otele dönüştürülmüş bu evlerde konaklamanın tadını da çıkarın. Safranbolu adını burada yetiştirilen safrandan almış. Sokakları geçmişin görkemine şahitlik ediyor. Yakınlarında da ilginç yerler var. Yörük Köyü bunlardan biri ve Safranbolu gibi çok sayıda tarihi evi bünyesinde barındırıyor.

 

LİSTE SÜRPRİZLERLE DOLU

 

Dünya Mirası Listesi hazırlama fikrinin geçmişi yarım asır öncesine uzanıyor. 1959’da uluslararası toplum bir araya gelmiş ve Mısır’daki Abu Simbel ile Philae tapınaklarının bakımı ve bu tapınakların Aswan Barajı’nın arkasında yapılan yeni gölün olası taşkınlarından korunması amacıyla daha yüksek bir yere taşınması için gereken parayı toplamayı başarmıştı. Bu çalışmaları kısa süre içinde yeni başvurular takip etti ama İtalya’daki Venedik, Pakistan’daki Mohenjo-daro ve Endonezya’daki Borobudur tapınakları için verilmesi gereken destekle birlikte önemli bir eksiklik de fark edildi. Kaybolmaları halinde dünyanın eskisi gibi olmayacağı konusunda fikir birliğine varılan eserleri kapsayan bir listeye ihtiyaç vardı. Dünya Mirası Listesi böyle hazırlandı. Günümüzde tam 187 ülke sözleşmeyi imzalamış durumda, hali hazırdaki son liste ise önemi tartışılmaz 911 bölgeyi kapsıyor. 151 ülkede bulunan bu yerlerin 704’ü kültürel, 180’i doğal ve 27’si de hem kültürel hem de doğal yerlerden oluşuyor. Bu son gruptakiler sayıca az oldukları için daha da önemli, onlardan biri de Pamukkale. Listenin tamamını internette, bulabilirsiniz. (www.whc.unesco.org/en/list)

Türkiye, Dünya Mirası Sözleşmesi’ni 1985’te imzaladı. Listenin en şaşırtıcı yönü İngiltere’den 28, Almanya’dan 33 yer belirlenmiş olmasına rağmen, onca uygarlığa ev sahipliği yapan Türkiye’den sadece dokuz bölgenin seçilmiş olması. Bu da bizim beceriksizliğimizi ve aynı zamanda listenin politik etkilemelerde kaldığını gösteriyor. Zeugma ve Antakya müzelerindeki mozaikler listede bile değilken Güney Kıbrıs’ta gördüğüm sıradan Paphos Mozaikleri’nin listeye girmesi bunun iyi bir örneği. Dünya Mirası Listesi ülkelere büyük maddi kazanım getirmiyor. Elbette ki UNESCO’dan bu yeri nasıl koruyacağına dair tavsiyeler alıyor. Ancak listelenen bölgenin, eserin restorasyon, bakım ve korunmasından tamamen kendisi sorumlu. Üstüne üstlük bunu yaparken BM’in onaylayacağı standartlara uymadığında listeden çıkarılabiliyor. Geçen sene İstanbul bu tehlikeyi yaşamıştı. Yine de listeye dahil olmanın prestij getirdiğini unutmamalı.

Dünya Mirası Listesi sürprizlerle dolu. Türkiye’den liste başına Efes’in yerleştiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Onun yerine listeye Troya ve Pamukkale’deki daha az tanınan Hierapolis alınmış. Gezginler bazı yerlerin listeye dahil edilmedikleri için açık bir şekilde ihmal edildiğine inanıyor; Kars civarındaki Ani, Dicle’nin kıyısında kurulmuş ve bir baraja kurban edilecek olan Hasankeyf, Afrodisyas, Göbeklitepe, Çatalhöyük, Termessos ve Edirne’deki Selimiye Camii bu yerlerden sadece bazıları.

 

TÜRKİYE’DEN DİĞER ADAYLAR

 

* Alahan Manastırı (25/02/2000) * Alanya (25/02/2000) * Antik Likya Uygarlığı Kentleri (06/02/2009) * Afrodisyas Antik Kenti (06/02/2009) * Perge Antik Kenti (06/02/2009) * Sagalassos Antik Kenti (06/02/2009) * *Bursa ve Cumalıkızık Osmanlı ilk dönemi kırsal ve kentsel yerleşimleri (25/02/2000) * Edirne Selimiye Camii (25/02/2000) * Efes (01/02/1994) * Güllük Dağı Termessos Milli Parkı (25/02/2000) * Harran ve Şanlıurfa (25/02/2000) * İshak Paşa Sarayı (25/02/2000) * Karain Mağarası (01/02/1994) * Kekova (25/02/2000) * Konya Selçuk Medeniyetinin Başkenti (25/02/2000) * Mardin Kültürel Alanı (Eski Kenti) (25/02/2000) * Çatalhöyük Neolitik Kenti (06/02/2009) * Denizli Doğubeyazıt güzergahında Selçuklu Kervansarayları (25/02/2000) * St. Nikolas Kilisesi (25/02/2000) * St. Paul Kuyusu ve çevresindeki tarihi bölge (25/02/2000) * Sümela Manastırı (25/02/2000) * Diyarbakır Kalesi ve Surları (25/02/2000) * Ahlat Urart Mezartaşları ve Osmanlı Kalesi (25/02/2000)

 

UNESCO DÜNYA MİRASI GEZGİNLERİ DERNEĞİ GENEL SEKRETERİ AYNUR KOÇ

 

Dünyada 10 kriterden 9’una sahip tek yer Hasankeyf, fakat listede yok

 

Televizyondaki bilgi yarışmalarında “UNESCO Dünya Mirası nedir? Ülkemizde kaç adet UNESCO Dünya Mirası vardır” sorusu yöneltilse, yarışmacılar bir yana ekran başındakilerin arasından doğru yanıt veren çok az kişi çıkar. Coğrafi konumu nedeniyle özellikle Anadolu’dan onlarca medeniyet geçmiş, her birinden bugüne kadar gelen eşsiz eserler kalmış. Böylesi zenginliğe sahip ülkemizden UNESCO Listesi’ne sadece 9 yer girebilmiş. Bunlardan İstanbul’daki Tarihi Yarımada, geçen yıl listeden düşme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Bizler, dünyayı gezen, diğer ülkelerdeki Dünya Mirası yerlerinin çoğunu gören gezginler, 2010 Mayısı’nda bir araya gelerek Başkanımız Atila Ege liderliğinde Dünya Mirası Gezginleri Derneği’ni kurduk. 911 adetlik listede, Atila Ege, sanıyorum 600’e yakın yerle Türkiye’de en fazla Dünya Mirası gören kişi.

Derneğin amacı hem UNESCO Listesi’ne daha fazla yer sokabilmek için diğer kuruluşlarla çalışmalar yapmak, toplumsal bilinç yaratmak, konferanslar vermek, internet sitesi ile uluslararası bilgilendirme yapmak, listedeki yerlerin UNESCO ambleminin genel olarak her şeyde kullanılmasını sağlamak ve okullarda Dünya Mirası konusunda öğretmenler ve öğrencilere bilgi aktarmak. Oluşturduğumuz Eğitim Komitesi, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nün de desteği ile bu yıl okul çalışmalarına başladı. UNESCO Dünya Mirası evrensel, ortak bir miras. Tüm ülkeler bu mirasta söz sahibi. Bir ülke ne kadar çok Dünya Mirası’na sahipse o kadar prestij sahibi oluyor ve turistin o ülkeyi tercih etmesine neden oluşturuyor. Tur ilanlarında artık ülkelerin Dünya Mirası sayılarını daha sık görüyoruz. Allianoi ve Hasankeyf, UNESCO Listesi’nde olsalardı ne kumla örtüleceklerdi ne de sular altında kalacaklardı. UNESCO’nun Dünya Mirası olabilmek için 10 kriteri var. Dünyada sadece Hasankeyf bu kriterlerin 9’unu taşıyor. Fakat listede değil. Efes de hâlâ listede yer almıyor. Edirne Selimiye Camii ve Alanya Kalesi aday adayımız. Her ikisi için de saha yönetimi olarak adlandırdığımız ekipler gerekli dosyaları hazırlayıp UNESCO’ya iletti, şimdi örgüt yetkililerinin bu yerleri ziyareti ve kararı bekleniyor. Diyarbakır Surları gibi daha pek çok yerimiz listeye girmeyi beklerken, Divriği Ulu Camii gibi listede olan yerlerimiz bakımsızlıktan değer kaybediyor. Ülkemizdeki eserlerin değerini bilelim, sahip çıkalım, koruyalım. Gelin siz de bize katılın.

 

http://www.dunyamirasigezginleri.com

 

0 Comments

Mon

16

May

2011

Suretten Surete ‘Osman Hamdi Bey’den Günümüze Portre Örnekleri

http://www.kultursanatajansi.com

 

Küratörlüğünü Erkan Doğanay’ın yapmış olduğu sergi Kültür Bakanlığı, UNESCO ve Küçükçekmece Belediyesi ortak projesi olarak düzenlenmektedir.

Sergi, Osman Hamdi Bey’den Bedri Rahmi Eyüboğlu’na, Nuri İyem’den Sabri Berkel’e, Doğan Paksoy’dan Füruzan’a, İrfan Önürmen’den Hakan Gürsoytrak’a hemen her dönem ve stilden portrenin bir arada görülebilirliği açısından önemli bir seçki sunmakta. Sergi paralelinde hazırlanan kitap çalışmasında birer portre eseri sergilenen 78 sanatçının her bir eseri üzerine sanat tarihçi ve sanat yazarları birer yazı kaleme aldılar.

Fırat Arapoğlu, Hüseyin Avni Baloğlu, Oğuz Erten, Sanem Eyigün, Elif Dastarlı, Hülya Küpçüoğlu, Burcu Pelvanoğlu, Selen Sarıoğlu, Pınar Turanlı, Ferhat Uludere, Özgen Yıldırım, Ruşen Eşref Yılmaz ve Seda Yörüker‘in seçmiş oldukları eserler üzerine değerlendirmeleri sergiyi görsel ve metinler üzerinden iki türlü okunur kılmakta. Portredeki özne ve sanatçı üslup ve tekniği üzerine yoğunlaşarak yazılan kısa değerlendirmeler bu açıdan önemli bir kaynak sunmakta. 

Eserler 17 Koleksiyon ve 30 sanatçı arşiv seçkisinden derlendi.

Sergilenen portreler dört başlık altında sunulmaktadır.

1. Ressam Suretler, 2- Sanatçı Suretler, 3- Yakın (Aile) Suretler, 4- Irak Suretler

Portrenin sanat kaygısı ile üretilme amacından çok önce kayıtlara geçme isteği; ölümsüzlük tutkusu, egemenlik kurma arzusu, yönetici-soylu sınıfa ait olma ayrıcalığı ve dini inanışlara bağlı olarak ölüm-defin törenleri, ekonomik, sosyal, hukuki ve ticari ilişkiler gibi gereksinimlerden dolayı ihtiyaç duyulduğundan uygulandığı görülmektedir.  Betimleme, gösterme, sunma, sergileme özelliklerine sahip olan portre “sanatı”, zaman içinde yöneticilerin, soyluların ve kralların hizmetinde olmaktan çıkmış, diğer sosyal gruplara ait insanlara, zanaatkârlara, banker, bilge ve sanatçılara hitap etmeye başlamıştır. 

Türk sanatında figür ve portreye gösterilen ilgi Batı sanat tarihindeki kadar egemen bir dil üzerinden kendisini inşa etmemiş ancak malzeme, teknik ve stilistlik açıdan uygulamada eğitsel bir benzerlik sergileyerek, kendi iç dinamik arayışını, nakış zenginliğini kullanabilmeyi ve toplumsal yapıdan beslenmeyi doğurmuştur. Milat olarak Osman Hamdi Bey’le başlayan figüratif resim günümüz çağdaş sanat anlayışının da vazgeçemediği en önemli temayı oluşturmaktadır. 

CKSM’de düzenlenen “Suretten Surete – Osman Hamdi Bey’den Günümüze Portre” başlıklı bu seçki, kuşkusuz tüm örnekleri kapsamasına imkan bulunmayan bir kesiti sunmaktadır. Sergi ayrıca, UNESCO etkinlikleri kapsamında, Osman Hamdi Bey’i Ölümünün 100.Yılında Anma programında yer almaktadır. Stilistlik açıdan portrenin incelenmesi, klasik ve çağdaş eğilimlerin ve değişimlerin genel çerçevesi içinde ele alınabilir. Söz konusu temaya bağlı bütün örnekleri kapsamasa da, yukarda belirlenen genel inceleme çerçevesinin örnek verilerle doldurulabileceği bir kapsamdan da yoksun sayılamayacak denli önemli bir veri sunmaktadır….

 

22 Ocak  – 16 Mart 2011: Cennet Kültür ve Sanat Merkezi Sergi SalonuKüçükçekmece/ İSTANBUL

Resim: Osman Hamdi Bey, “Monşer Orhan Bey’in Portresi” 21 x 15 cm tahta ü.y.b. (Demsa Koleksiyonu)

 

0 Comments

Mon

16

May

2011

Jaroslaw Cermak: uno sguardo non orientalista?

Bruxelles ospita una mostra imponente sugli orientalisti. http://www.expo-orientalisme.be/

La scelta di corredo espositivo è frugale. Solo le immagini parlano, quasi niente sottotesto. L’esatto contrario ad esempio della Metafisica e De Chirico a Firenze, dove sembrava quasi di leggere un libro.

Ci sono anche due quadri di Osman Hamdi, di cui uno non l’avevamo mai visto.

In particolare mi colpisce una tela del ceco Jaroslaw Cermak. Lo sguardo dell’uomo a destra, il suo volto, sono quelli di un personaggio di Kusturica. Pensavo di avere ormai imparato a conoscere l’orientalismo, ma sono sempre più le domande, i buchi, delle agnizioni.

 

http://elettrastamboulis.wordpress.com

0 Comments

Mon

16

May

2011

Osman Hamdi Bey

Açıklama : OSMAN HAMDİ BEY VE KAZILARI ADIYAMAN / NEMRUT DAĞI KAZISI (Mayıs 1883) LÜBNAN / SAYDA (SİDON) KAZISI (Mayıs-Haziran 1887) OSMAN HAMDİ BEYİN SAYDA (SİDON)DAN GETİRDİĞİ LAHİTLER TABNİT LAHDİ (M.Ö. 6. yy.) LİKYA LAHDİ (M.Ö. 5. yy. sonu) SATRAP LAHDİ (M.Ö. 5. yy. ikinci yarısı) AĞLAYAN KADINLAR LAHDİ İSKENDER LAHDİ (İ.Ö. 4. yy. sonu) MUĞLA / LAGİNA HEKATE KUTSAL ALANI KAZILARI (1891-1892)

 

Barkod : 9786053960881

Boyut : 155-220

Sayfa Sayısı : 52

Basım Yeri : İstanbul

Basım Tarihi : 2010-4

 

http://www.dunyakitap.com

0 Comments

Mon

16

May

2011

Osman Hamdi Bey mezarı başında anıldı

http://www.gazetegercek.com

 

KOCAELİ - Ünlü ressam ve arkeolog Osman Hamdi Bey vefatının 101’inci yılında kurucusu olduğu Mimar Sinan Üniversitesi öğretim üyeleri ve öğrencileri tarafından mezarı başında anıldı. Mimar Sinan Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Suphi Saatçi, Osman Hamdi Bey’in mezarına çelenk bıraktı. Arkeolog, müzeci ve ressam Osman Hamdi Bey vefatının 101. yılında Büyükşehir Belediyesi’nin organizasyonuyla Gebze Eskihisar’daki mezarı başında anıldı. Anma törenine kurucusu olduğuMimar Sinan Üniversitesi’nin Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Suphi Saatçi, öğretim üyeleri, öğrencileri ve Büyükşehir Belediyesi yetkilileri katıldı. Mimar Sinan ÜniversitesiRektör Yardımcısı Saatçi ve beraberindekiler daha sonra Osman Hamdi Bey’in evi ile Böcekhane olarak adlandırılan tarihi yapıyı gezdi. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından tamamen dönem özelliklerine göre yapılan düzenlemeyle ev müze olarak faaliyete sokuldu. Osman Hamdi Bey'in kişisel eşyaları, aile resimleri ve yapmış olduğu çalışmaların birebir ölçekli geniş bir koleksiyonu da müzede yerini aldı. Müzede Osman Hamdi Bey’in mumyaları da yer alıyor. Yaz aylarını Eskihisar’da geçiren 'kaplumbağa terbiyecisi' lakaplı Osman Hamdi Bey, evinin planlarını bizzat kendi çizmişti. Taş temeller üzerine ahşap malzeme ile yapılan köşkün malzemelerini Fransa’nın Lyon kentinden getirtti. Osman Hamdi Bey, 1884 yılında yaptırılan evin değişik odalarında, bahçede ve resim atölyesinde eserlerini yaparak zamanını geçirdi. Sadrazam İbrahim Edhem Paşa'nın oğlu olan ve 30 Aralık 1842’de İstanbul'da doğan Osman Hamdi Bey, hukuk öğrenimi amacıyla gönderildiği Paris’te sanata yönelerek resim ve arkeoloji eğitimi aldı. Hamdi Bey, 12 yıl kaldığı Paris’ten 1869 yılında döndü ve çeşitli devlet kademelerinde görev aldı."İLK KAZI ÇALIŞMALARINI BAŞLATTI"Eski eserlerin yabancılar tarafından götürüldüğüne dair yazılar yazarak dikkatleri üstüne çekmeyi başaran Osman Hamdi Bey, 1881’de Müze Müdürlüğü’ne getirilerek Türk arkeoloji, müze ve sanat dünyasında büyük ve verimli gelişmelerin yaşanmasını sağladı. İlk kazı çalışmalarını başlatan Osman Hamdi Bey, çıkarılan eserlerin bakımı ve onarımıyla ilgili çalışmalar da yaparak İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni oluşturdu. Arkeoloji alanındaki başarılı çalışmaları sonucu Fransız, Alman, Yunan, İspanyol müzeleri, madalya ve nişanlarına layık görüldü ve birçok üniversite de kendisine fahri doktorluk unvanı verdi. Bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi’nin temeli sayılan ‘Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi’ni kuran ve Türk Sanat Tarihi’ne unutulamayacak hizmetler yapan Hamdi Bey’in en önemli eserleri arasında şunlar yer alıyor: ‘Kur'an Okuyan Hoca’, ‘Silah Tüccarı’, ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’, ‘Arzuhalci’, ‘Şehzadebaşı Camisi Avlusunda Kadınlar’, ‘Feracali Kadınlar’, ‘Mimozalı Kadın’ ve ‘Leylak Toplayan Kız’

(CİHAN)

 

0 Comments

Mon

16

May

2011

Osman Hamdi Bey

http://www.nuveforum.net

 

OSMAN HAMDİ BEY, türk ressam, arkeolog, müzeci (istanbul 1842 - ay. y. 1910). ibrahim Ethem Paşa'nın oğludur. Ortaöğrenimini tamamladıktan sonra on iki yıl Paris'te kaldı. Burada bir yandan hukuk derslerine devam ederken, bir yandan da Jean-Léon Gérôme ve Gustave Boulanger'den resim dersleri aldı, ayrıca arkeolojiyle ilgilendi. 1867'de Paris'te açılan Uluslararası sergi'de Osmanlı devleti komiseri olarak bulundu. 1869'dan başlayarak çeşitli devlet hizmetlerinde çalıştı. 1881'de, kuruluş halindeki Müze-i hümayun (sonra istanbul Arkeoloji müzesi) müdürü Anton Dethier'nin ölümü üzerine bu kurumun müdürlüğüne getirildi. O sırada Çinili köşk'te bulunan bu müzeyi yeniden düzenleyip geliştirdi. Bu görevine ek olarak 1882'de Sanayii nefise mekte-bi'nin müdürlüğü de kendisine verildi. Aynı yıllarda H. Schliemann'ın Truva'da (Çanakkale) yaptığı kazıya katıldı. Nemrut dağında ve C. Humann'ın Bergama kazılarında araştırmalar yaptı. Sayda'daki kral mezarlarını ortaya çıkardı (1887), Milas yakınlarındaki Lagina kazılarını yönetti. Bugünkü Arkeoloji müzesi de onun zamanında tamamlanarak açıldı (1891).
Osman Hamdi Bey portre ressamı olarak da tanındı. Özellikle insan figürünün türk resmine girmesinde katkısı büyük oldu. Tablolarında daha çok fotoğraftan yararlanmasına karşın, ayrıntılarda titiz işçiliğe önem verdi. Kaplumbağa terbiyecisi, Yeşil cami'de Kuran okuma, Mimozalı kadın, Şehzade türbesinde derviş gibi çalışmaları günümüzde de türk resminin özgün örnekleri arasında sayılmaktadır. M. de Launay ile Les costumes populaires de la Turquie en 1873 - iki yüz doksan senesinde elbise-i Osmaniye, Yervant Os-kan'la birlikte le Tumulus de Nemroud -dagh (Nemrut dağı tümülüsü [1883]), T. Reinach ile birlikte Une nécropole royale de Sidon, fouilles de Hamdi Bey (Sidorï da bir kral mezarlığı, Hamdi Bey'in kazıları [1892]) vb. adlı yapıtları vardır. (- 
kaynak:2-cilt:15

0 Comments

Mon

16

May

2011

"OSMAN HAMDİ'NİN ÖNEMİ, SANILANIN AKSİNE BİZATİHİ DEĞERİNİ KAT KAT AŞAR..."

http://emincetingirgin.blogspot.com

 

Zannettik ki, kendi kurduğu tüm kurumlar sene başından başlarlar,bütün sene gümbür gümbür, 'kurucumuz Osman Hamdi Bey'in 100. ölüm yıldönümünde bize bıraktığı miras' diye seminerler,yayınlar toplantılar düzenlerler; resim yarışmaları açarlar,şehrin merkezlerinde sanatsal etkinliklerle kurucularını anarlar ,önemini anlatırlar. Perfeksiyonlar,performanslar,tiyatrolar,oluşumlar sergilerler. Etki alanları,habitus/habitat ne olursa olsun, modayı aşan,çağa,kurucu önderin ve dönemin ruhuna uygun girişimlerde bulunurlar. 
Biz de bu arada kimsenin bugüne kadar söylemediği,es geçtiği gerçekleri söyler,yazarız ; yeni bir tartışma ortamı yaratılır.

Osman Hamdi'nin yaratmaya çalıştığı uygar dünyanın değerleriyle,demokratik bir ortamda yeni kavramlar/düşler oluştururuz.

Hiç de öyle olmadı.

Bu minvalde üç giriş yazısı yazdık; ama Türkiye kültür hayatının,kurumların üstüne ölü toprağı serpilmiş ; çok büyük bir titreşim yaratmadı,ağır gövdeleri yerinden kıpırdatmadı.

Geldik Şubat ayına. Hala yetkililerden ses yok.Unutmuşlardır filan diyeceğim ; ama olmaz öyle şey.
Resim Heykel Müzesi'nin danışmanı değerli sanatçı Yusuf Taktak mail attı,konuyla ilgili güzel anılarını anlattı,unutmadık 'aklımızda' dedi. 
Konu 'lades' oyununa döndü.

Benim duymadığım basın bülteni,seminer,toplantı kitap var mı diye basında,internette araştırıyorum ; üstadın 100. ölüm yıldönümüyle ilgili hala bir 'çıt' yok.

Herhalde Osman Hamdi'nin kurduğu kurumlar, şayet unutmadılarsa 24 Şubat'ta bir dakikalık saygı duruşu,bir toplantı bir sergi vd. düzenlerler. Daha bir hafta var ; Osman Hamdi kaç güne sığar,nasıl uygun görürler Allah bilir.. 

2010 kültürel olarak güzel denk gelen bir yıl. 
Kültür başkenti kapsamında yapılan onlarca etkinlik var. Uluslararası arenada Türkiye'deki akademik eğitimi ve dünya kültürel mirasını,eldeki kartları yeniden masaya koymak,arkeolojide adına uygun sergilerle anmak mümkün değil miydi? Bundan sonra ufukta,kısa sürede ancak yasak savma,dostlar alışverişte görsün mantığıyla,bir sergi,bir anma toplantısı,saygı duruşu gibi maliyeti az, yapılabilir işlerle durumu idare edecekler gibi görünüyor..
Vicdanları yanlızca Eskihisar'a bir,iki otobüs kaldırarak hafifletmezler inşallah.. 

Bu ortamda,eleştiriyi falan geçtik,bir tanıtım yazısı yazalım da hiç olmazsa üstadı yeni kuşaklara biraz biz tanıtalım dedik.

TÜRKİYE'DE İLK GÜZEL SANATLAR OKULUNU KURAN,MÜZEYİ GELİŞTİREN ,ASARI ATİKA NİZAMNAMESİNİ İSLAH EDEN KİŞİDİR.

İsmini yazmadık,güzel sanatlar okulu dedik ; çünkü ismi defalarca değişmiştir.Osman Hamdi 1883 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi Ali'sini kurmuştur. Daha sonra Devlet Güzel Sanatlar Akademisi ve günümüzde de Mimar Sinan Üniversitesi olan okuldur.
Osmanlı'daki modernleşme isteğinin başlangıç noktası/sıfır noktası, 'İkinci Viyana Kuşatması' bozgunuyla, Kara Mustafa Paşa'nın idamıyla 25 Kasım 1683'de başlar dersek çok hata yapmış olmayız. Çünkü bu tarih, Batı dünyasının askeri başarısını,silah teknolojisinin başarısıyla birleştirdiği, ispatladığı ve Osmanlı'ya dikte ettirdiği tarihtir. 
Ardından İngiltere'de Lombe Kardeşlerin ilk fabrikası,sanayi devrimi ve endüstriyel bir dizi icat gelir. 
Osmanlı kendini dünyadaki gelişmelere uydurmaya çalışıyor,Yeniçeri Teşkilatı'nı kaldırıyor,düzenli orduya çok ağır bedeller ödeyerek geçiyordu. 

Burada parantez açarak şunu söyleyelim;Batıdaki gelişmeler ekonominin iç dinamiklerle evrimleşmesiyle,buna bağlı olarak teknolojik icatlar,denizlere açılma,dinde reformlar,felsefe,siyaset,çok sesli toplumun kültürel ve düşünce yapısındaki büyük mücadelelerle gelişmiştir. Osmanlı'da ise problemin çözümü/sonuçları,hazır cevabın kopyalanmasıyla , tepeden, saray tarafından talimatlarla yerine getirilen bir uygulamaydı.

1795'de Mühendishane-i Beri-i Hümâyun açıldı.

İLK RESSAMLAR SARAY ERKANI VE ASKERLERDEN ÇIKIYOR

Batılı anlamda güzel sanatların ilk ülkeye gelmesi ancak silah ve savaş sanayinin tamamlayıcısı olarak resim/çizimden faydalanmak anlamında olmuştur.Halk içinde dini önyargılar nedeniyle engellenen sanat eğitimi,yalnızca askeri okul olan Harbiye ve Mühendishane'de vardır.

1827'de açılan Askerî Tıbbiye ve 1834'te açılan Mekteb-i Harbiye'ye de resim dersleri 1835'den itibaren tedrisatta yer aldı.
1838 yılında Mektebi Harbiye'de İspanyol 'Şirans' isminde bir sanatçının 'resim muallimi' olarak bulunduğunu, Mirati Harbiye kayıtlarından okuduğunu asker ressam Pertev Boyar 1848'de çıkan Türk Ressamları kitabında söyler.
1859'da açılan Mekteb-i Mülkiye, 1868'de açılan Mektebi Sultani,Galatasaray İdâdîsi/Lisesi ve 1872'de açılan Darüşşafaka İdâdîsi'deki öğrenime resim dersleri eklendi. Darüşşafaka'dan çok sayıda ressam çıkmasının nedeni bu uygulamadır.
Mösyö Guillement,1874'den itibaren 93 harbi sırasında tifodan ölene kadar Pera'daki atölyesinde ilk özel eğitim kurumu diyebileceğimiz eğitimi sürdürdü ; M. Civanyan ve S. Diranyan gibi ressamları yetiştirdi.
Paris'de Galatasaray Lisesi yani Mektebi Sultani'nin şubesi tahminen 1860'larda açıldı,1874'e kadar gelen saray erkanının çocuklarına hizmet verdi. Daha sonra Paris'de resim eğitimi için oryantalist ressamlar Gèrome, Boulanger ve Cabanel atölyeleri moda oldu; Süleyman Seyit ve Ahmet Ali Paşa ile Osman Hamdi de buralarda eğitim aldı.

1846'DA İSTANBUL'DA İLK MÜZE AÇILDIĞINDA DAHA PARİS'DEKİ LOUVRE BİLE HENÜZ KURULMAMIŞTI.

Dünyada müzelerin kurulması asıl olarak 18. yüzyıldadır.Gerçi insanlık tarihinde İskenderiye Müzesi,Babil,Konstantiniye,Atina,Roma,Antakya kütüphaneleri gibi 'toplumsal bellek' merkezleri vardır.Daha sonra saray ve kilise koleksiyonları olmuşsa da bunlar daha çok hazine,ganimet odaları ihtişamındadır.
18.yüzyılın başında siyasal veya dini iktidar ganimetleri belli mekanlarda,bir sistem çerçevesinde sergilenmeye başlanır.
Bizim 'Deli' ,dünyanın 'Büyük' sıfatını verdiği 'Petro' 1714'de ellerindeki mirası halka sergileyerek ünlü Rus Hermitage'ı açar.
Amsterdam Müzesi 1815'de,Prag 1818, Alman Fridericianum 1828,Prusya kunstkammer 1856, ,Viyana Müzesi 1891 tarihlidir.
Bu bağlamda 1846'da Osmanlı'nın başkentinde Ahmet Fethi Paşa'nın gayretiyle bir çalışma bizde de başlar. Paşa uzun süre Avrupa'da elçiliklerde bulunmuş,ileri görüşlü ve gerçek anlamda bir aydındır. 1723'den itibaren değerli silahların yanısıra kimi kutsal emanetleri de barındıran Aya İrini Kilisesi'nde Darul Esliha elden geçirilir. 1846'da da Osmanlı hanedanının nadir parçalarını sergileyen bir alana dönüştürülür. Kilisede Eslihai Atika ve Mecmai Asarı Atika adlı iki kısımdan meydana gelen bölümler kurulur.
Paris'deki Louvre'un bile 1857'de açıldığını düşünürsek bu eylem Avrupa ile birlikte yapılan öncü bir kurumlaşmadır.

 

OSMAN HAMDİ KİMDİR?

Bundan önceki üç yazımızda kimsenin söylemediklerini söyleyerek ,Osman Hamdi sorununu Batının kolonyalist anlayışıyla eklemleyerek,farklı bir okuma oluşturmuştuk.
Karşı eleştiri,sorgulama ancak normal,standart çalışma yapıldıktan sonra yapılabilir.

Bizim gibi önce düşüncenin kudretine/kelimenin büyüsüne kapılıp,sözcüklere fazlasıyla inananların, gündelik bir soyutlama aleminde gezerken bir yandan insanlığın ortak hafızasıyla yoldaşlık kuranların, kültürel ortamın verimliliği konusunda çıkarsız niyetler geliştirenlerin, suiniyetlerden olmaz köprülemelerle konuyu siyaseten mezhebçiliklere bağlamalarını anlamamız mümkün değildir. 

Bugüne kadar Osman Hamdi'nin 100.ölüm yıldönümü dolayısıyla yarattığı kurumlardan henüz bir anma/yadetme yazıları yayınlanmadığı için ,Beyoğlu Belediye Başkanlığı,Duyunu Umumiye Osmanlı azalığı,Paris derbederliği,babasının sadrazamlığı,soyağacı gibi enterasan konuları bir kenara bırakarak, şimdi hakkında yazılan ansiklopedik bilgileri buraya aktararak konuyu sürdürelim.

"İstanbul Arkeoloji Müzeleri'ni oluşturan Müze-i Hümayun'un müdürü Alman Dr. Philip Anton Dethiér' in ölümünden sonra, 4 Eylül 1881 yılında II. Abdülhamid tarafından müzeye müdür olarak atanır ve Türk müzeciliğinde yeni bir dönem başlatır.
Bir bürokrat olarak sadrazamlığa kadar yükselmiş ve Osmanlı İmparatorluğu'nun yurtdışına öğrenim görmesi için yolladığı ilk dört öğrenciden biri olan İbrahim Edhem Paşa'nın oğlu olan Osman Hamdi Bey; Osmanlı kültür, sanat ve bilim hayatında son derece önemli bir rol oynar. 

30 Aralık 1842'de İstanbul'da doğan Osman Hamdi Bey, 1857 yılında hukuk eğitimi almak üzere Paris'e gider. Fakat güzel sanatlara duyduğu ilgi onu dönemin ünlü ressamlarından dersler alarak resim çalışmalarına yöneltir. Ayrıca eğitimi sırasında arkeoloji derslerine de katılır. Paris'te kaldığı süre içerisinde açılan Osmanlı'nın Paris Sergisi'nde görev alır.
Bu anlatılması gereken başlıbaşına eleştirel bir konudur;ama konuyu daha sonra işleyeceğiz. 

Mehmet Üstünipek, Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Çağdaş Türk Sanatında Sergiler kitabının kronolojisini, 1845 yılında İstanbul Çırağan Sarayı'nda açılan Avusturyalı bir ressamın sergisiyle (Mustafa Cezar'ın kitabındaki belgeye dayanarak) başlatır.
Yani yaklaşık Osman Hamdi'nin doğumuyla,Türkiye'deki sanatsal kıpırdanış aynı tarihlere denk gelir.

1869 sonrasında İstanbul'a dönmesini izleyen yıllarda çeşitli devlet görevlerinde bulunur. 1873 yılında Viyana Sergisi'ne birinci komiser olarak katılır. İstanbul Arkeoloji Müzeleri'ni oluşturan Müze-i Hümayun'un müdürü Alman uyruklu Dr. Philip Anton Dethiér' in ölümünden sonra, 4 Eylül 1881 yılında II. Abdülhamid tarafından müzeye müdür olarak atanır ve Türk müzeciliğinde yeni bir dönem başlatır. Osman Hamdi Bey'in 1910 yılına kadar devam eden 29 yıllık müdürlüğü zamanında müze, dünyanın sayılı müzeleri arasında girerek arkeoloji bilimi için pek çok önemli keşfe imza atar. 

Osman Hamdi Bey'in müzenin yeni müdürü olarak atanmasındaki en önemli etkenlerden biri dönemin ilk özel gazetelerinden Ceride-i Havadis ve Ruzaname-i Ceride-i Havadis'te yazdığı, eski eserlerin değeri ve korunması hakkındaki yazılardır. Eski eserlerimizin yabancılar tarafından götürüldüğü üzerinde duran bu yazılar dikkatleri Osman Hamdi Bey'in üzerine çeker.
Devlet hazinesi sayılan bu önemli eserlerin koruyuculuğunu üstlenmesi,Padişah Abdülhamid'in en inandığı insanlardan biri olan ve Mithad Paşa'nın azli ve Taif'e gönderilmesiyle sadrazamlığa atanan babası Edhem Paşa'nın güven unsuru olarak önemi büyüktür.
Günümüzdeki liberal çekişmeler,komplolar padişahın indirilmesi ve öldürülmesi,Abdülhamidin yanlış değerlendirilmesi,senelerce kötü bir efsane olarak haksızlıkla itham edilmesi ve Osman Hamdi'nin reformist görüşleri ,babasının gerçek sadakati,yurtseverliği durumu gibi çok tartışmalı konulara, buradaki kısır tartışma ortamı nedeniyle girmek istemiyoruz; zaten konuyu tartışacak kimse de yok görünürde. 

Müze müdürü olduktan sonra Osman Hamdi Bey'in ilk icraatlarından biri yabancıların yaptıkları kazılarda ortaya çıkan eserlerin yurt dışına kaçırılmasının önüne geçen bir nizamname hazırlamak olmuştur. 

Devlet,Truva hazinelerini yurtdışına kaçıran ünlü sahtekar arkeolog Schiemann'dan,bu ünlü hırsızdan acı bir tecrübe yaşamıştır.Bu olay Batı'nın riyakar,sömürgeci/talancı ikiyüzlülüğünün binlerce örneğinden biridir.

Daha önce Dr. Dethiér tarafından 1874 yılında hazırlanan "Asar-ı Atika Nizamnamesi" Osmanlı topraklarından çıkan eserlerin yurt dışına çıkarılmasını engelleyen hükümler içermemektedir. Osman Hamdi Bey tarafından kaleme alınan "1883 Asar-ı Atika Nizamnamesi" bu sorunun önüne geçer.

Osman Hamdi Bey kendi müdürlüğünden önce Çinili Köşk'te toplanmış ve sayısı 650 olan koleksiyonu bilimsel olarak düzenler. Müzede üst üste depolanmakta olan arkeolojik eserleri ele alarak bunların kaydedilmesi, onarılması ve sergilenmesi çalışmalarını yürütür. 

Ülkede yapılan arkeolojik çalışmaları tek elden kontrol eden disiplinleri oluşturur ve ilk Türk kazılarını başlatır. 1883-95 yılları arasında Bergama, Nemrut Dağı, Sayda, Lagina Hekate Tapınağı ve Sayda Kral Nekropolü'nde gerçekleştirdiği kazılar ile koleksiyonu çarpıcı bir hızla geliştirir.

Osman Hamdi Bey müzecilik ve arkeoloji ile yoğun olarak ilgilendiği müdürlüğü sırasında resim çalışmalarını da ihmal etmez. Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk güzel sanatlar fakültesi olan Sanayi-i Nefise'yi açarak orada da müdürlük yapar. Şu anda Eski Şark Eserleri Müzesi olan bölüm, Osman Hamdi Bey'in müzecilik, güzel sanatlar ve mimarlık alanında öğrenci yetiştirmek için kurduğu Sanayi-i Nefise binasıdır.

Ressam olarak sağlığında üne kavuşan Osman Hamdi Bey, figürlü kompozisyonlar ve porteler üzerinde çalışarak Türk resminde ilk kez figür kullanan ressamdır. Resimlerinde mimari detaylar ve dekorasyon oldukça yoğun olarak yer alır. Tablolarında başkarakter olarak sık sık kendine de yer verir, çeşitli kıyafet ve pozlar ile çektirdiği fotoğraflarını çizimlerinde kullanır. Resimlerini günümüzde yerli ve yabancı birçok müze koleksiyonunda görmek mümkündür."


ÖLÜMÜ

1910 yılbaşında hastaydı Osman Hamdi  ; bedeni yorgundu. Kendini iyi hissetmiyordu.
Bir gece uykusundan uyandı karısına Eskihisar'a gömülmek istediğini söyledi. Orayı çok severdi,yazlığı vardı.  Romalı'lara kök söktüren meşhur Kartaca komutanı Hanibal'in hikayesini bilirdi; uzun süre gizlenerek bir keşiş gibi yaşadıktan sonra ünlü komutan burada baldıran zehiri içerek intihar etmiş ve oraya gömülmüştü.
24 Şubat'ta beklenen oldu ve son nefesini verdi.
Ertesi sabah yerli ve yabancı basın ajansları,ölümü tüm dünyaya duyurdu.
Avrupa'da ismi iyi biliniyordu.
Fransız Akademisi'nden ailesine gelen telgrafta  dünyada güzel sanatların gelişmesinde önemli katkıları olan kültür adamının ölümünden duyulan üzüntüyü ailesiyle paylaştıkları yazıyordu.
Kuruçeşme'deydi köşkü.
Şirketi Hayriye vapuruyla cenaze Sirkeci'ye taşındı.
Tabutu karşılayanlar arasında Şehzade Abdülmecid Efendi,Şeyhülislam ,nazırlar üst düzey bürokratlar vardı.
Türklerden çok yabancı diplomatlar,bankacılar ,azınlıklar ve Türkiye'de yaşayan Fransızlar korteje katıldılar.
Osman Hamdi'nin tabutu Topkapı Sarayı'nın birinci avlusundan,kurduğu Arkeoloji Müzesi'nin bahçesine getirildi.
Müzenin merdivenlerinde ünlü Maliye Nazırı Cavit Bey,bir konuşma yaptı.
Diğer önemli konuşmalardan sonra Sanayi Nefise öğrancilerinin omuzunda, ebedi istirahatgahı Eskihisar'a yolcu edildi.
Planlarını kendisinin çizdirmiş olduğu  evin bahçesine ,yaşarken çok sevdiği Eskihisar'daki ağaçlarının gölgesine gömüldü.
Mezarın başına bakanlar kurulunun kararıyla isimsiz iki Selçuklu taşı konuldu.
kitabesi ayrı bir taşa işlendi.

Eskihisar' daki ev, 1987 yılında müze olarak düzenlendi, ziyarete açıldı.
İnsanlar/kurumlar arası küçük giydirmelerden,mikro ölçekli yerel plan proje ve çıkarlardan,her eleştiriyi 'saldırı' olarak algılayıp,teyakkuza geçen kişisel savunma reflekslerinden arındığımız ölçüde,bu evden yükselen ışık,tüm kültür dünyamıza yayılacaktır..

EMİN ÇETİN GİRGİN 


Kaynaklar
Sanatta Batıya açılış ve Osman Hamdi-Mustafa Cezar 1971 baskısı
Kaplumbağ Terbiyecisi,Emre Caner,Kapı Yayınları-2008
O.Hamdi Bilinmeyen Resimleri Mustafa Cezar,Ferit Edgü-1986
O.Hamdi ve Sanayi-i Nefise Mektebi,Adnan Çoker MSÜ Yay.1983
Sanat Müzeleri Ali Artun,İletişim Yay.2006
Troia-Schliemann/ Herve Duchene YKY 2002
İstanbul arkeoloji Müzesi ,Osman Hamdi Kronolojisi
Türk Ressamları,S.Petev Boyar,Jandarma Basımevi 1948-Ankara 
Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Çağdaş Türk sanatında Sergiler 1850-1950 kitabı Mehmet Üstünipek

0 Comments

Mon

16

May

2011

Gönlümdeki Osman Hamdi Bey

Ölümünün 101. yılında, Batılı anlayışla figürlü resmin ilk temsilcisi, müzeci, arkeolog ve Sanayi-i Nefise Mektebinin kurucusu Osman Hamdi Bey'in hayatı sahneye taşınıyor. Nisan ayının ilk haftası seyircisiyle buluşacak olan Gönlümdeki Osman Hamdi Bey adlı oyun, ünlü ressamın hayatından önemli kesitlerin sunarken, onun hiç bilinmeyen yönlerini, sanatçı kişiliğini, aile yaşantısını, arkadaşlık ilişkilerini ve aşklarını anlatıyor.

 

Yazan : Gülsün Siren Kınal
Yöneten : Engin Gürmen
Dramaturgi : Özge Ökten
Müzik : Selim Can Yalçın
Sahne Tasarımı : Nilgün Gürkan
Işık Tasarımı : F.Kemal Tiğitcan
Kostüm Tasarımı : Nilgün Gürkan


Yönetmen Yardımcısı : M.Derya Kılıç - Emre Narcı - Enes Mazak
Oyuncular : Aslı Narcı, Ayşe Nurseli Tırışkan, Ayşen Sezerel, Cem Uras, Ceysu Aygen, Emre Narcı, Aslu Narcı, Ayşe Nurseli Tırışkan, Ayşen Sezerel, Cem Uras, Ceysu Aygen, Emre Narcı, Enes Mazak, Engin Güremen, Murat Derya Kılıç, Tolga Yeter, Vildan Gürelman, Yağız Pala

 

http://www.sehirkedisi.com

 

0 Comments

Mon

16

May

2011

3.8 milyon lira ile ikinci

Hüseyin Zekai Paşa’nın ‘Meyveli Natürmort’u 3 milyon 850 bin liraya alıcı buldu. Eser, 2004’te 5 milyona satılan ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’nden sonra rekor kıran 2. tablo oldu.
 

PORTAKAL Sanat ve Kültür Evi, dün akşam Conrad Otel’de düzenlediği müzayedede Hüseyin Zekai Paşa, Şeker Ahmed Paşa, son halife Abdülmecid, Namık İsmail, İbrahim Çallı ve Mübin Orhon gibi Türk resminin büyük ustalarının çok seçkin 46 eserini satışa sundu. Müzayedenin gözdesi, resimlerine çok ender rastlanan Hüseyin Zekai Paşa’nın kalitesi, görkemli boyutu ve zengin kompozisyonuyla Türk resminin başyapıtları arasında sayılan ‘Meyveli Natürmort’u. 86x136 santimetre boyutlarındaki eser, 3 milyon 850 bin lira rekor fiyattan alıcı buldu. Tablo, telefon bağlantısıyla satın alındı. Satın alanın adı ise açklanmadı. Şeker Ahmed Paşa’nın ‘Güller natürmortu’, Halil Paşa’nın ‘Göksu’da Gezinti’si de müzayedenin önemli tabloları arasında yer aldı. Müzayedede Picasso, Matisse, Pissarro, Andy Warhol, Joan Miro gibi Batı resminin büyük ustalarının sulu boya ve desenleri açık arttırmaya çıktı. Hüseyin Zekai Paşa’nın ‘Meyveli Natürmort’u Osman Hamdi Bey’in 5 milyon liraya satılan ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’nin ardından rekor kıran tablolar listesinde ikinci sıraya yerleşti. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından satışa çıkarılan ve İktisat Bankası Koleksiyonu’nda yer alan Osman Hamdi Bey’in  ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’ adlı eseri, 2004 yılında 5 trilyon (5 milyon TL) liraya Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi tarafından satın alındı. -HAKAN SADIÇ

 

http://www.stargazete.com

 

0 Comments

Mon

16

May

2011

Atıklar tablo oldu

13349720.jpg

 

 

FOÇA Gerenköy İlköğretim Okulu Görsel Sanatlar Ders Dışı Etkinlik Grubu üyesi 16 öğrencisi, yıl boyunca topladıkları plastik ve cam gibi atıkların geri dönüşümünden elde ettikleri malzemelerle öğretmenleri Fulya Aykanat önderliğinde mozaik tablolar yaptı.

Salvador Dali, Pablo Picasso, Van Gogh ve Osman Hamdi Bey’in birer eserinin yanısıra öğrencilerin kendi tasarımlarının da yer aldığı 13 mozaik tablo, Foça Reha Midilli Kültür Merkezi’nde sergilenip, satışa sunuldu. Yeni yapılacak çalışmalar için kaynak yaratılması için tabloların renkli karpostlarının da satışı yapıldı. Sergiyi gezenlerin büyük ilgisini çeken eserler kısa sürede satıldı.

Benzer çalışmayı daha önce görev yaptığı Helvacı Köyü İlköğretim Okulu’nda yaptıklarını belirten Aykanat, “Öncelikli amacım, köyde yaşayan ve sanat ortamından uzak olan çocuklara sanatı ve sanatçıları tanıtmak, sevdirmek ve bu konularda kendilerinin de bir şeyler yapabileceklerini göstermek” dedi.
Sergi bu akşama kadar gezilebilecek

 

http://www.hurriyet.com.tr

0 Comments

Mon

16

May

2011

Grafist 15 yaşında

http://www.radikal.com.tr

 

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Grafik Tasarım Bölümü tarafından 1997 yılından beri düzenlenen “Grafist: Uluslarararası İstanbul Grafik Tasarım Günleri” etkinlikler dizisi, bu yıl 15. yılını kutluyor. 
2-7 Mayıs tarihleri arasında üniversitenin Fındıklı yerleşkesine bağlı mekanlarda gerçekleşen atölye çalışmaları ve seminerlere İsviçre’den Stephan Bundi, Rusya’dan Vladimir Chaika, İngiltere’den Patrick Thomas, Hollanda’dan Carolien Glazenburg-Karin van der Heiden ve Türkiye’den Gürbüz Doğan Ekşioğlu davetli tasarımcı olarak katıldı. Beyoğlu Belediyesi Sanat Galerisi’nde Stephan Bundi’nin afişleri 14 Mayıs’a dek izlendi. 
MSGSÜ Osman Hamdi Bey Salonu’nda Amsterdam Stedelijk Müzesi grafik tasarım küratörü Carolien Glazenburg’un hazırladığı, müze etkinlikleri için tasarlanmış afişlerden oluşan Afişlerde Stedelijk Müzesi; Cezayir 2. katta Patrick Thomas’ın serigrafi tekniği ile ürettiği afişleri; Ark Kültür’de Vladimir Chaika’nın ‘‘HEstory’’ afiş dizisi; Adasanat’ta Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nun illüstrasyonları; İMA İstanbul Moda Akademisi’nde MSGSÜ Grafik Tasarım Bölümü Öğrenci Sergisi Babylon için Afişler; MSGSÜ Grafik Tasarım Bölümü koridorunda, Georges Perec’in ‘Uyuyan Adam’ romanından yola çıkan Koridor – Tipografik Tasarım Öğrenci Çalışmaları sergileri 22 Mayıs’a kadar yer alacak.

0 Comments

Wed

13

Apr

2011

Eskihisar Kal’ası & Osman Hamdi Bey Müzesi

http://www.gezinotlari.net/ky/ky_ek11.htm

 

Nasıl Gidilir?

D-100 Karayolu’nda Gebze-Eskihisar Sapağı’ndan güneye dönülerek, yolun güney tarafında yer alan ilk trafik ışıklarına ulaşılır. Bu ışıklardan sonra güneye doğru düz devam edilince demiryolu üzerinde yer alan köprü civarına gelinir. Köprüden hemen sonra sola dönülmelidir. Yol tabelalarına dikkat edilirse, yol gidişi rahatlıkla izlenebilir.

 

Bu aşamadan sonra yol bizi belli bir eğimle kıvrıla kıvrıla vadiye doğru indirmeye başlayacaktır. Gebze, bölgede deniz seviyesinden en yüksek kesimde yer alan bir ilçedir. Gebze Tepesi’nden sonra burada yer alan dağ etekleri denize oldukça dik ve sıralar halinde inmektedir. Eshkihisar beldesi bu dağların deniz kenarında oluşturduğu oldukça dar bir kesimde kurulmuştur. Eskihisar Kalesi ise yerleşim yerinin doğu-kuzey tarafında yer alan tepenin üzerinde bulunmaktadır.

 

                       

 

Yol oldukça düzgündür. Doğrudan feribot limanına giden yol da tercih edilebilir, ama bu yol, işi acele olanların yada körfezin karşı tarafına geçmek isteyenlerin tercih edeceği yoldur. Sözünü ettiğim yol ise güzelliklerin sarmaladığı, üzerinde eski zeytin yağ imalathanesinin bulunduğu, bir kıvrım ile Eskihisar Kalesi’ne çıkan yoldur. Yolun başında, vadiye inilirken biraz mola verilip durulursa, Osmanlı zamanında Almanlar tarafında inşa edilmiş Haydarpaşa-İzmit Demiryolu Hattı’nın taştan viyadükün heyula ayakları gezilebilir. Ayaklar gerçekten azametli olup iki tepe arasında kalan vadiyi geçmek için ta 1870-1873 yılları arasında, zamanının koşullarına göre yapılmış gerçek bir sanat eseridir.

 

Haydarpaşa-İzmit Demiryolu Hattı Taş Viyadük Ayakları

Eskihisar-İzmit Demiryolu HattıOsmanlı Anadolu Demiryolu HattıBağdat Demiryolu ve Hijaz Demiryolu Hattı projelerinin bir bölümünü teşkil etmektedir. Anadolu toprakları üzerinde Avrupa’dan ta Bağdat’a değin uzanacak büyük bir rüyanın gerçekleştirilmek istenen ikinci büyük evresini teşkil eder. Edirne-Sirkeci arası proje bitirildikten sonra, hattın Asya kesimine geçirilişi büyük bir zorluk aşılarak gerçekleştirilir, oda İstanbul Boğaz’ından geçiştir. Bu geçişe bulunan çözüm, üzerlerinde rayların olduğu vapurlardır. Sirkeci’den vagon-vapurlarına bindirilen kısım kısım çekici ve vagonlar Haydarpaşa’ya geçirilir ve oradan hatlara bağlantı yapılır. Böylece Haydarpaşa hatlarına geçişleri sağlanır.

 

                       

 

Şu anki Haydarpaşa İstasyonu’nun bulunduğu yere bir istasyon binası yapılır ama daha küçük ve şu anki ile karşılaştırıldığında pek gösterişsiz bir binadır. İlk bina bir şekilde hasar görüp, yangın tehlikesi atlatır. Şu anki istasyon binasının yaptırılması daha sonraları gerçekleştirilir. Lokomotif ve vagonların geçişlerinin vapurlarla yapılması ilk zamanlarda mı tasarlanmış yoksa sonralarımı gerçekleştirilmiş, bu konuda pek ayrıntıya rastlamadım. Hattın Haydarpaşa’dan Pendik’e kadar getirilmesi oldukça zaman almış. Pendik-Gebze arası ise ikinci evre olarak gerçekleştirilmiş. Gebze-İzmit arası ise en fazla zaman alan kısmı olmuş hattın. Gebze’den itibaren, ilk vadiyi geçmek oldukça engel oluşturmuş.

 

        

0 Comments

Wed

13

Apr

2011

Sabancı University's Sakıp Sabancı Museum

http://muze.sabanciuniv.edu

 

Sabancı University's Sakıp Sabancı Museum is located in Emirgan, at one of Istanbul's oldest settlements on the Bosphorus.

In 1927 Prince Mehmed Ali Hasan of the Hidiv family of Egypt commissioned the Italian architect Edouard De Nari to build the villa, now the museum's main building, and it was used as a summer house for many years by various members of the Hidiv family; for a short time it also served as the Montenegran Embassy.

After the mansion was purchased in 1950 by industrialist Hacı Ömer Sabancı from Prince Iffet, a member of the Hidiv family, it came to be known as "Atlı Köşk", The Horse Mansion, because of the statue of a horse (purchased in the same year) that was installed in the garden; the statue is the 1864 work of the French sculptor Louis Doumas.

A second horse sculpture on the grounds of Atlı Köşk is the cast of one of the four horses taken from Sultanahmet square in Istanbul when it was looted by Crusaders during the fourth Crusade in 1204 and removed to the Basilica of San Marco in Venice.

After the death of Hacı Ömer Sabancı in 1966 Atlı Köşk began to be used permanently as a home by Sakıp Sabancı, the eldest of the family, and for many years housed Sakıp Sabancı's rich collection of calligraphy and paintings. In 1998, together with its collection and furnishings, the mansion was allocated to Sabancı University to be transformed into a museum.

With the annex of a modern gallery, the exhibition areas of the museum opened to visitors in 2002; with a further extension of the  layout in 2005, the technical level of the museum reached international standards.

Today Sabancı University Sakıp Sabancı Museum presents a versatile museological environment with its rich permanent collection, the comprehensive temporary exhibitions that it hosts, its conservation units, model educational programs and the various concerts, conferences and seminars held there.

 

0 Comments

Wed

13

Apr

2011

Travel to the West - 70 Years of Turkish Painting at the Sakip Sabanci Museum in Turkey

http://www.artdaily.com

 

EMIRGAN.- Sabancı University Sakıp Sabancı Museum (SSM), with the support of Yüksel İnşaat A.Ş., is hosting from 16 April to 30 June 2009, "VOYAGE TO THE WEST – The 70-year Adventure of the Art of Turkish Painting (1860 - 1930)". 

By means of the works of artists born in the 19th century, from Osman Hamdi Bey to İbrahim Çallı, from Feyhaman Duran to Namık İsmail, the rich history of Turkish painting will be examined. 

The works of 15 of our great artists, including such painters of military origin as Şeker Ahmet Paşa ve Halil Paşa, who contributed new approaches to art with analytical solutions and expressionistic interpretations, are represented by 150 works of art selected from the collections of the Presidential Atatürk Museum Pavilion, the Ankara Museum of Painting and Sculpture, the TBMM National Palaces Dolmabahçe Palace Museum, MSGSÜ İstanbul Museum of Painting and Sculpture, the SSM collections and private collections. The great surprise of this exhibition is the second version of Osman Hamdi Bey’s renowned work "The Tortoise Trainer", from a private collection, being exhibited for the first time in this exhibition. 

Curated by Ferit Edgü, this exhibition in which the Turkish art of painting in the Western sense is being interpreted anew also includes works by painters such as Jean-Léon Gérôme and Gustave Boulanger, who were the teachers of the first generation of Turkish painters in Paris. Thus the works of painters from the period of the second half of the 19th century through the 1930s, represented by Osman Hamdi Bey and his contemporaries, are being exhibited for the first time in the company of works by the teachers who influenced them. 

According to SSM Director Dr. Nazan Ölçer, "We are presenting lovers of art with a retrospective exhibition of the 70-year development of the art of Turkish painting. The paintings in this exhibition provide a strong foundation for the understanding of the concept of art and points of view that manifested in Ottoman and Turkish painting, with their different appearance and conventions. Throughout the duration of the exhibition, as always, our educational programs and studio workshops for school children and youth will continue. Visitors will also be able to view such documentary films as "Paintings from the Ottoman Palace Collection", "Osman Hamdi Bey" and "Memories of the War of Independence." 

0 Comments

Wed

13

Apr

2011

Turkish Painting from turn of 20th century on display at SSM

http://beta.todayszaman.com

 

The Sakıp Sabancı Museum (SSM) is now showcasing an exhibition titled “Travel to the West -- 70 years of Turkish Painting (1860-1930),” focusing on the rich history of the art of painting in Turkey through works created by artists such as Osman Hamdi Bey, İbrahim Çallı, Feyhaman Duran and Namık İsmail, all of whom were born in the 19th century.

 

During a press conference at the museum on Tuesday, SSM Director Dr. Nazan Ölçer said they were introducing the development of 70 years of Turkish painting through a retrospective exhibition. “The paintings of the exhibition present a solid base for understanding the diverse points of view and artistic convictions developed within Ottoman and Turkish painting’s various views and tendencies toward modernism,” she said.

The curator of the show, well-known Turkish author Ferit Edgü, described the early period of Turkish painting during the press conference. “This show is not just about the travel of Turkish art but also about Turkish people’s travel to the West. With the reforms carried out by Mahmud II, European artists were brought to the military in order to teach cadets about painting,” he said, adding that this explains why early Turkish painters are all artists of military origin. When these artists went to Paris in the second half of the 19th century to learn more about painting, impressionism dominated the French art scene, Edgü said.

Surprisingly enough, although all Turkish painters took lessons from Orientalist painters at the time, none of them were really shaped by the Orientalist understanding of painting, and they did not produce Orientalist pieces, with one exception: Osman Hamdi Bey. With the help of painters such as Halil Pasha, Nazmi Ziya, Yaman Bey, Hikmet Onat and İbrahim Çallı, Turkish painting went out of houses and studios and into nature -- a necessary requirement of impressionism. “Those painters produced paintings nonstop throughout their lives and taught painting to Turkish students at Turkish art academies and shaped the early period of Turkish painting,” Edgü added.  

Featuring 152 works of art selected from private collections and the permanent collections of the Atatürk’s Residence Museum and the State Painting and Sculpture Museum in Ankara as well as the SSM, the show is also accompanied by educational programs and workshops designed for children and teenagers. Documentaries named “Ottoman Palace Paintings,” “Osman Hamdi Bey” and “Memories from the War of Independence” are also available for viewing.

    Exhibiting a replica of the most famous work of art by Osman Hamdi, the show sheds light on a much-debated question in the history of Turkish painting: What was Osman Hamdi trying to say through “The Tortoise Trainer” in 1906?

End of a legend

Some look to the profession of tortoise training at the time, some interpret the painting as a reference to the administrative structure of the period and some even argue that Osman Hamdi, as a teacher himself, was trying to educate and modernize Eastern people, who were slow like tortoises.

Professor Ethem Eldem, who is related to Osman Hamdi Bey and has access to the painter’s archives, wrote an article for the catalog of the exhibition. The historian informs us that in 1869, Osman Hamdi Bey wrote a letter to his father from Baghdad saying, “I have read ‘Le Tour du Monde,’ which you sent me.” The magazine, whose title can be translated as “world tour,” was one of the most popular travel journals of the time. The issue that Osman Hamdi’s father sent him included a Swiss diplomat’s article on Japan, and on the first page of the article, there was an illustration by the artist L. Crépon depicting a man playing music to tortoises to make them climb a table. The caption under the illustration states that the rhythm of the music directs the animals to stage a dance, and then they climb the table with each other’s help.

Professor Eldem said it was not possible to avoid pondering Osman Hamdi’s painting. “Perhaps the story behind this painting, which we think is very mysterious, is just this: He was attracted to it when he first saw it in Baghdad, and 50 years later when he found that issue of Le Tour du Monde, he recalled the illustration and it inspired his painting,” he said.

“The Tortoise Trainer,” which was sold for TL 5 billion in 2004, is now at the Pera Museum, and a replica of it, painted by Osman Hamdi himself a year after the first, is currently on display at the show. Part of the Belma Semavi collection, the replica also includes a dedication in Osman Hamdi’s handwriting to Ahmet Muhtar Pasha. The replica of the painting and the Japanese illustration can be viewed until June 30 at the SSM together with the other examples of Turkish painting from the late 19th and early 20th centuries.

 

0 Comments

Wed

13

Apr

2011

The Tortoise Trainer – Painting by Osman Hamdi Bey

http://www.spottedbylocals.com/istanbul/the-tortoise-trainer

 

Like most people this is one of my favourite paintings to stare at for hours. It is a painting by Osman Hamdi Bey which was originally called in Turkish “Kaplumbağalar ve Adam” (The tortoises and The man) but later with popularity it was generally named The Tortoise Trainer.

 

The painter painted two versions of this, one in 1906 and the other in 1907. The one documented in the photo is the first version and is located in one of the best contemporary/orientalist/classical museums of İstanbul Pera Museum (check thePera Museum article). It is displayed in this Museum for the public and photos can be taken (without flash obviously).

 

It’s an oil on canvas with 221,5 x 120 cm dimensions. If you are an art lover I would definitely suggest you to have a stop at the Pera Museum just to only see this painting as its extremely worthwhile.

 

Details about this spot (Show on map)
The Tortoise Trainer | Art & culture | TL 10
Meşrutiyet Caddesi No.65 | Beyoglu | +902123349900
Tue – Sat 10:00 – 19:00, Sun 12:00 – 18:00

0 Comments

Wed

13

Apr

2011

Ismail Acar

http://www.arthistoryarchive.com/arthistory/arabic/Turkish-Artists.html

 

Ismail Acar is a leading Turkish artist in painting. He was born in 1971 and graduated in 1991 from the College of Fine Arts of the Marmara University in Istanbul, Turkey with honors. In 1993, Acar received his Master of Arts degree in "Technology and Art", as well as in "Postmodernism".

 

He received lessons from and studied wall painting with Prof. M. Plevneli, gravure and printing with Prof. T. Erdogmus, wood press with Prof. Mustafa Aslier, pattern with Prof. B. Cimsir Ali, Turkish Art with Prof. O. Aslan Apa, Sociology of Art with Prof. Nermi Ugur, design with Prof. M. Özer, Byzantine Art with Prof. Semavi Egice, Aesthetics of Art with Prof. Ismail Tunali, calligraphy and decoration illumination with Mr. Sarkis. He performed wall practice projects with Prof. H. Koçan. He studied exhibition preparation with David Salle.

 

Acar, was awarded "The Most Successful Artist of Turkey" in 2004. His paintings have been exhibited at many galleries within Turkey and abroad, as well as in museums and private collections. The artist had exhibited over sixty solo and well over forty joint exhibitions by 2006.

In Ismael Acar's paintings East appears to meet west, with tens of thousands of years' history viewed by him in a contemporary way . We can also in Acar's paintings all ethnicities, cultures and religions in conjunction.

Ismail Acar applies contemporary media techniques, including computer technology, to traditional painting techniques. The artist often concentrates on themes such as "Kaftans", "Istanbul" (as the historical Byzantine, Ottoman and the Republic eras), "Three Istanbul: The Capital of Cultures","Hagia Sophia", "Calligraphy", the "Struggle of Women", "Sultans' Portraits", "Harem and Rakkase", "Hagia Sophia and Imaginary Projections", "Pomegranate","Dervish and Rumi", "Tile-Calligraphy", "Roses-Gulname", and "Porcelain Kingdoms", "Gods and Rulers of Anatolia", "Anatolian Kings and Gods" in time, history and geography( as were entuitled some of his exhibitions).

His 41st individual exhibition entitled "Meeting" was held in Galata district, with Mevlevi dervishes.

 

He performed an art exhibition in 1999 in the Hagia Sophia Museum in Istanbul which was the first such in its 1,600-year-old history and which 350,000 people visited.

Ismail Acar and Hagia Sofia was the theme of a documentary film prepared by Serpil Boydak in 1999. Ismail Acar worked on the preparation of the "Hagia Sofia and Imaginary Projections" exhibition with Prof. Semavi Egice.

He painted the world's largest open-air wall-art project in Kas port, in Antalya in 2000, entitled "Clean Nature Clean World". It is 350 metres wide and it can be seen from a 5 km distance.

Other major exhibitions of Acar were held in the Topkapi Palace Museum and the Military Museum in Istanbul, the Museum of Painting and Sculpture in Ankara, and the Museum of Painting and Sculpture in Izmir. He also held exhibitions in Geneva, Prague and Saint Tropez in 2001, Davos, Switzerland in January 2003, and Tokyo, Japan, and New York in February 2003, Bahrain in May 2004.

 

In May 2005, he exhibited the "Melange Objects" exhibition at the Camps Elysees in Paris.

His Sultans in Venice exhibition was a major three-part art event held during the 51st International Biennale of Venice in June 2005, that was organized by the venetian curator Umberto Branchini. The Installations of the Sultans in Venice, curated by Branchini, was held in 20 different terraces along the Grand Canal. The second show by Acar in Venice, also curated by Branchini, was The Sultans that was held at the Fondaco dei Turchi: Museum of Natural History. The "Red Room" and the "White Room" Exhibitions at The Institute of Science, Literature and Arts, in Grand Canal,Venice was also organized by Branchini and it had as huge a success as the others.

 

At the same time, in Venice, the images and the sounds of the video, "Sultan Dream" was jointly realized by Umberto Branchini (as art director) and Ismail Acar (as artist) in a collaboration with Bruna Rotunno ( as video director) and Eraldo Bernocchi ( as sound designer).

Ismail Acar has donated one part of the income of all his exhibitions since 2001 to social charity foundations and institutions. Currently, Acar is continuing his work at Istanbul.

0 Comments

Wed

13

Apr

2011

The Evolution of Turkish Art

http://www.arthistoryarchive.com/arthistory/arabic/Turkish-Artists.html

Turkish art, in the western sense, developed actively starting from the mid 19th century.

The very first Western style painting lessons were scheduled at "Mühendishane-i Berri-i Humayun" (Military School of Engineering) in 1793 mostly for technical purposes. Artists who formed the 19th century art milieu were often from the military schools. Additionally, Christian and "Levantine" artists as well as foreign painters lived and contributed to the art milieu in Istanbul. Some Turkish artists of military background like Osman Hamdi Bey, Seker Ahmet Pasa, Süleyman Seyyid, Halil Pasa were educated in arts abroad. Others, such as Hüseyin Zekai Pasa, Hoca Ali Riza, and Ahmet Ziya Akbulut were educated within the country.

"Sanayi-i Nefise Mektebi" (School of Fine Arts) was established with Osman Hamdi's attempts in 1883. A new era was beginning in painting with the return of the artists from the West. Human figure in the western sense was being established in Turkish painting especially with Osman Hamdi Bey. Impressionism, among the contemporary trends, appeared later on with Halil Pasa.

The "Ottoman Painters' Society" was formed in 1909. The society started exhibitions in 1916 continuing till 1952 on a regular basis that would be remembered as "Galatasaray Exhibitions".

 

Mid 19th Century to Early 20th Century

Konstantin Kapidagli 
Givanian 
Osman Hamdi Bey (1842-1910) 
Seker Ahmet Pasa (1841-1907) 
Süleyman Seyyid (1842-1913) 
Halil Pasa (1860-1939) 
Hüseyin Zekai Pasa (1860-1919), 
Hoca Ali Riza (1864-1939) 
Ahmet Ziya Akbulut (1869-1938)

 

The 1914 Generation


Mihri Müsfik Hanim 
Omer Adil 
Feyhaman Duran 
Avni Lifij 
Ibrahim Çalli 
Mehmet Ruhi 
Nazmi Ziya Guran (1881-1937) 
Namik Ismail

 

Contemporary trends that emphasize figure start to appear gradually in Turkey with the "1914 Generation". Figure, composition and entered the Turkish painting for the first time in the western sense with this generation. "Inas Sanayi-i Nefise Mektebi" (School of Fine Arts for Girls) was founded for young women in 1914. Mihri Müsfik Hanim, Omer Adil, Feyhaman Duran were the first instructors.

A studio was built with army support in Sisli, a district of Istanbul, with Arseven's attempt in 1917. Lifij's "Progress" and "War Allegory", Çalli's "Cannon Carrier", Mehmet Ruhi's "Stone Breakers" were the first examples of multi figured and large dimensional compositions realised prior to and following this period. Right after the Sisli Studio, the Vienna Exhibition was held in 1918, the first exhibition abroad.

 

Müstakiller (The Independents)


The young Turkish artists sent to Europe in 1926 came back inspired by contemporary trends such as Fauvism, Cubism and even Expressionism, still very influential in Europe, and they took a stand against the "1914 Generation" members. The important goals of this new group were, though not very absolute, pictorial design structure and linear foundation rather than impressionist colorism. The activities of the group under the name of "Independent Painters and Sculptors' Association", expanded with the participation of new artists in 1929. The association's founders were painters

 

R. Fazil (Epikman) (1902-1974) 
Cevat Hamit (Dereli) (1900-1989) 
Seref Kamil (Akdik) (1862-1941) 
Mahmut Fehmi (Cuda) (1904-1987) 
Nurullah Cemal (Berk) (1906-1981) 
Hale Asaf (1905-1938) 
Ali Avni (Çelebi) (1904-1993) 
Ahmet Zeki (Kocamemi) (1900-1959) 
Muhittin Sebati (1901-1935) 
Ratip Asir (Acudoglu) (1898-1957) sculptor 
Fahrettin Arkunlar (1901-1971) decorator

 

The question of how the new styles that Çelebi and Kocamemi formed, would fit into the realities of the country had been answered by Turgut Zaim (1904-1974). Zaim had given an original meaning to the structure of figure. The style the artist developed opposing to the new and comprehensive content which artists brought, had become a choice western trends.

 

The Group D


While the "Müstakiller" (the Independents) opened the doors of contemporary trends in Turkey, we see a newly founding group which would give a greater support to these efforts and of which their effectiveness lasted until the 1950s: "Group D". These artists introduced some trends that had lasted in the West for thirty, forty years. Group members were:

Zeki Faik Izer (1905-1988) 
Nurullah Berk (1906-1981) 
Elif Naci (1898-1988) 
Cemal Tollu (1899-1968) 
Abidin Dino (1913-1993) 
Zuhtu Muridoglu (1906-1992) sculptor

 

The most significant distinction of "Group D" from the "Independents" was perhaps that they had gathered around a certain aesthetics with solidarity in determination to defend the new trends they wanted to bring in. "Group D" had not been representative of any particular view. They were open to anything new except Impressionism. The star of the Çalli generation faded away gradually after the "Independents" and "Group D" members had started to work at the Academy.

Bedri Rahmi Eyuboglu (1911-1975) 
Eren Eyuboglu (1913-1988) 
Halil Dikmen (1906-1964) 
Esref Üren (1897-1984) 
Sabri Berkel (1907-1993) 
Hakki Anli (1906-1990) 
Arif Kaptan (1906-1979) 
Salih Uralli (1908-1984)

Besides all this progress, from the beginning there had also been independent artists. Among these can be counted.

 

Ilhan Demirci 
Sefik Bursali 
Leyla Gamsiz 
Semsi Arel 
Maide Arel 
Abidin Elderoglu 
Hamit Görele 
Ziya Keseroglu 
Seyfi Toray 
Fikret Mualla 
Cemal Bingöl 
Nejat Devrim 
Eren Eyuboglu 
Füreyya Kiliç 
Adnan Coker 
Lütfü Günay 
Selim Turan (1915-1994) 
Fahrunissa Zeid (1901-1991) 
Adnan Turani (1925-)

 

Yeniler Grubu (The Newcomers Group)

Formed by those who had a social realist understanding. After they opening of their "Harbour Paintings Exhibition", they had been remembered as the "Harbour Painters".

Nuri Iyem (1915-2005) 
Turgut Atalay 
Avni Arbas (1919-2003) 
Selim Turan 
Ferruh Basaga 
Kemal Sönmezler 
Mümtaz Yener 
Agop Arad 
Hasmet Akal 
Turgut Zaim 
Cihat Burak

 

On'lar Grubu (The Group Ten) 1947


Formed by the students of Bedri Rahmi who started working basically by adding folkloric ornaments in their works and added a freshness to the art milieu

Mustafa Esirkus 
Nedim Gunsur 
Turan Erol 
Fikret Otyam 
Orhan Peker 
Mehmet Pesen 
Adnan Varinca 
Leyla Gamsiz 
Hulusi Sarpturk

 

Yeni Dal Grubu (The New Branch Group)


Focused on social realism.

Ibrahim Balaban 
Avni Mehmetoglu 
Ihsan Incesu and Kemal Incesu

 

Siyah Kalem Grubu (The Black Pen Group)


The Siyah Kalem Grubu was centered around Cemal Bingöl's studio.

Cemal Bingöl 
Ismail Altinok 
Selma Arel 
Lütfü Günay 
Ihsan Cemal Karaburcak 
Asuman Kiliç 
Ayse Silay 
Solmaz Tugac

Turkish painting has continued to flourish since the 1960s, with an increasing rate of development, as evidenced by many new artists in many different styles.

0 Comments

Fri

08

Apr

2011

Stamboul Twilight

http://stamboultwilight.blogspot.com

 

We hope that this blog would expose you to things you have never heard of, things you have never seen and things you could never imagine about Istanbul.

 

We love this chaotic city where the east meets the west; where civilizations only clash in the delicious recipes of Turkish chefs and most importantly where we have been lucky enough to have built our lives on a 8500 years old heritage.

 

We hope you enjoy Stamboul Twilight as much as we enjoy putting it together!

0 Comments

Fri

08

Apr

2011

Resme 20 milyon dolar yatırdı

BURCU ALDİNÇ

03.04.2011

 

Eski tekstilci ve Beşiktaş Yöneticisi Numan Ceyhan, son 7 yılda 500'den fazla tabloya 20 milyon dolar yatırdığını söylüyor. Yani neredeyse bir fabrika parası. Şimdi sahip olduğu koleksiyon en az 35 milyon dolar ediyor

 

EkoSanat'ta onca koleksiyoner işadamıyla söyleşi yaptım, hiçbiri Numan Ceyhan gibi resme yatırdığı parayı dobra dobra söylemedi. "20 milyon dolarlık resim aldım" diyor eski tekstilci ve Beşiktaş yöneticisi Numan Ceyhan... Yani neredeyse bir tekstil fabrikası kuracak kadar çok para dökmüş resme. 500'ün üzerinde ve çoğu başyapıt denecek türden tablosu var. "Ne kadar eder koleksiyonunuz" diye sorunca "35 eder diyen de var, 50 diyen de" sözleriyle yanıt veriyor. Ceyhan'ın 35-50 dediği milyon dolar tabii. Bugün Türkiye'deki en iyi resim koleksiyonerleri arasında gösterilen Ceyhan'ın hem hayatı hem de koleksiyonerlik hikayesi ilginç. 2000 yılında kansere yakalanınca 4 tekstil fabrikasını kapatan ve yaklaşık bin 200çalışanıyla vedalaşan Ceyhan o tarihten sonra kendi deyimiyle işadamlığından, hayat adamlığına terfi ediyor. Ve bugün hayatındaki en büyük tutkularından biri haline gelen koleksiyonerlik de o dönemde filizleniyor içinde. Kendinden dinleyelim biraz da:

İLK GÜN 125 ESER ALDI 
"2001 yılında İstanbul Yeniköy'de büyük bir eve taşındık. O dönem Turgay Artam'ın şirketi Antik A.Ş bizim sitedekievlere müzayede kataloglarını gönderip duruyordu. Bakıp bakıp 'Kim bu resimlere bu paraları verir?' diyordum. Katolagları çöpe attırıyordum. Sonra bir gün kanser tedavisi için hastanede yatarken Erdoğan Ağabey (Erdoğan Demirören) geçmiş olsuna geldi. Yanında da Turgay Artam. Meğer Artam, katolaglarını çöpe attırdığımı öğrenince benimle tanışmak istemiş. Turgay Artam öyle bir adam ki işinin ucunu bırakmıyor. Bütün hastalığım boyunca benimle ilgilendi. Tanıdıkça birbirimizle dost olduk, ailece görüşmeye başladık. O dostluk beni 2004'te ilk müzayedeme götürdü. Gidiş o gidiş. İkinci gittiğim müzayedede 44 numaralı bayrağı bana verdiler ve o bayrak hiç inmedi. O gün tam 125 eser birden satın aldım." Ceyhan'ın müzayedenin neredeyse 'kapattığını' öğrenince şaşırdım. Çünkü müzayedelere çıkan eserlerin hepsinin iyi olması az rastlanan bir durum. Bunu sorunca "Bir işi ya hiç yapmam ya tam yaparım. Ama sanat böyle değilmiş. Sonradan o gün aldığım resimlerin 90'ını sattım. Karşılığında 4 iyi resim aldım" diyor. 

SERGİ SALONU GİBİ EV 

Numan Ceyhan'la resimlerinin asılı olduğu Sarıyer Büyükdere'deki evinde buluşuyoruz. Sokak kapısından içeri adım atar atmaz kendimi bir sergi salonuna gelmiş gibi hissediyorum. Antredeki duvarlar tavana kadar resimlerle dolu. Üstelik Halil Paşa, Burhan Doğançay, Güngör Taner... Modern, çağdaş ve klasik resimler bir arada sergileniyor. Tahmin edeceğiniz gibi evin tüm diğer odalarının duvarları da boydan boya resimlerle dolu. Ama çoğunluğun depoda olduğunu öğreniyorum. Onları da sergilemek istiyor. Hatta evindeki kapalı havuz kısmını yıkıp büyük bir salona çevirme planı bile var. 

Osman Hamdi'si olan bana gelsin
GÜNÜMÜZDE koleksiyonerlerin birçoğu artık sergi yapıp, kitap bastırıyor. Böyle bir planı olup olmadığını sorunca koleksiyonundaki en büyük eksiği de öğrenmiş oluyorum. Numan Bey, kitap ve sergi için harıl harıl Osman Hamdi tablosu aradığını anlatmaya başlıyor. "Osman Hamdi Türk resminin başlangıcı. Onun tablosu olmadan kitap ya da sergi yapmak istemiyorum. Osman Hamdi bulamazsam da onun hocası olan Jean-Leon Gerome tablosu edinmek istiyorum" diyen Ceyhan elinde Osman Hamdi tablosu olan dostlarına teklifler yaptığını söylüyor. Ama kimsenin satmadığını ya da astronomik rakamlar istediğini anlatıyor. Bir de çağrıda bulunuyor: "Osman Hamdi'si olan gelsin..." 

Alan mı akılsız satan mı?

NUMAN Ceyhan'la sohbetimiz esnasında öyle bir anektod aktarıyor ki, aslında neredeyse tüm koleksiyonerlerin başından geçmiştir: "Ömer Uluç'un 'Tanker' serisinden bir resme 12 bin lira verdim. O dönem işten çok da anlamıyorum... Resmi bir yıl sonra 28 binden sattım. Yüzde 100'den fazla kar. Dedim ki 'Hangi akılsız bu resme 28 bin verdi?' Resim bir yıl sonra 85 bine tekrar satıldı. Öğrendim ki satan da benim için 'Hangi akılsız bu resmi bana 28 bine sattı?' demiş." Ceyhan'ın başka pişmanlıkları da var tabii. Burhan Doğançay'ın 'Kurdele' serisinden ufak ebatlarda bir resmi de 7 bin liraya sattığını anlatıyor örneğin. Ama evinin antresinde Burhan Doğançay'ın 2.2 milyon liraya satılan Mavi Senfoni tablosunun küçük boyutlarda bir benzeri asılı duruyor. Müzayede evi sahipleri Mavi Senfoni'nin satışından sonra bu tabloyu açık artırmaya koymak istemişler ve başlangıç fiyatı olarak 1 milyon lira değer biçmişler. Numan Bey işin ustası olmuş tabii, teklifi reddetmiş. 

2011 bütçesi beş milyon lira

ARTIK koleksiyonerler resim almadan önce kendilerine bir bütçe çıkarıyorlar. Ceyhan geçtiğimiz yıl 2 milyon dolarlık resim alımı gerçekleştirmiş. "Biraz bekleyip piyasayı görmek istedim" diye açıklıyor 'az' almasının sebebini. 2011 yılı bütçesi ise yaklaşık 5 milyon lira. Almak istediği resimler arasında Nazmi Ziya, Güngör Taner, Ferruh Başağa ve Mübin Orhon var. Ama hepsinin başyapıt niteliğinde eserlerini istiyor. 

Çağdaş resmi 100 binin üzerine ben çıkardım
NUMAN Ceyhan'a hiç kaçırdığı için üzüldüğü resim olup olmadığını soruyorum. Genelde hırsı bu durumu engelliyormuş. "Bir resmi kafaya koyduysam mutlaka alırım," diyor. Hatta Türk çağdaş resmini ilk kez 100 bin liranın üzerine kendisinin çıkardığını anlatıyor. Burhan Doğançay'ların bile 100 bin liraları görmediği dönemde Ceyhan, Ömer Uluç tablosuna 115 bin lira vermiş. 

0 Comments

Fri

08

Apr

2011

Sahnedeki Osman Hamdi Bey

Sahnedeki Osman Hamdi Bey

YAVUZ ULUTÜRK - 08.04.2011

 

Ressam Osman Hamdi Bey'in hayatı (1842-1910), ölümünün 101. yılında tiyatro oyunu oldu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenen 'Gönlümdeki Osman Hamdi Bey'in ilk gösterimi önceki akşam yapıldı.

Üsküdar Müsahipzade Celâl Sahnesi'nde seyirci karşısına çıkan oyunda, Batılı anlayışla figürlü resmin ilk temsilcisi, müzeci, arkeolog ve Sanayi-i Nefise Mektebi'nin kurucusu Osman Hamdi Bey'in hayatı, bilinmeyen yönleri, kişiliği, arkadaşlıkları ve evlilikleri anlatılıyor.

 

Osman Hamdi'nin hukuk eğitimi için Paris'e gönderilmesiyle başlayan oyunun çıkış noktası, ailesini kaybeden dayısının kızı Esma'nın Osman Hamdi'ye gönlünü vermesi. Paris yolculuğuna çok üzülen Esma, Osman Hamdi'nin tavsiyesiyle günlük tutmaya başlar. Oyunun yazarı Gülsün Siren Kınal da, hikayeyi Osman Hamdi'nin ailesine ve Esma'ya yazdığı mektupların yanı sıra bu günlükler üzerinden kurgulamış. Osman Hamdi Bey ölünceye kadar onun 'koruyucusu' olan Esma, yazdığı günlüklerin kapağına oyunun sonunda bir de isim kaydeder: 'Gönlümdeki Osman Hamdi Bey'.

 

Resme hevesi olan genç Osman Hamdi, hayallerine kavuşmak için eline geçen fırsatı değerlendiriyor ve hukuk eğitimini bırakıp Paris Güzel Sanatlar Okulu'na başlıyor. Paris'te, ileride Şeker Ahmet Paşa adıyla anılacak olan Ahmet Ali ile birlikte Gerome ve Boulanger gibi zamanın ünlü ressamlarından ders alıyor. Daha sonra Marie adında Fransız bir kadınla evleniyor, bir kızı oluyor ve bu vesileyle İstanbul'a dönüyor. Yeniden Paris hayalleri kurarken, babasının aracılığıyla, Bağdat'ta Yabancı İşleri Müdürlüğü'ne atanıyor. Burada, genç Ahmet Mithat'ı okuması için kitaplar vererek yazmaya teşvik ediyor, hatta Türk edebiyatında ilk romanı da onun yazabileceğini söylüyor. Sonrasında Sultan Abdülaziz tarafından Viyana'daki uluslararası sergiye komiser olarak atanıyor. Burada, yine Marie adlı bir başka Fransız kadına âşık oluyor. Oyunda, Osman Hamdi Bey'in arkeoloji alanında çalışmaları ve müzeciliğine de değiniliyor.

 

Engin Gürmen'in yönettiği "Gönlümdeki Osman Hamdi Bey"de Aslı Narcı, Ayşen Çetiner, Tolga Yeter, Engin Gürmen, Vildan Gürelman, Emre Narcı, Enes Mazak, Nurseli Tırışkan, Cem Uras, Ceysu Aygen, Murat Derya Kılıç, Yağız Pala rol alıyor. Oyun, 17 Nisan'a kadar Üsküdar Müsahipzade Celâl Sahnesi'nde izlenebilir.

0 Comments

Fri

08

Apr

2011

Gönlümdeki Osman Hamdi Bey

http://www.tiyatrodunyasi.com/tiyatro_detay.asp?oyunid=481

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları

 

Başlangıç Yılı : 2011

 

Kadro :

Dramaturg: Özge Ökten

Sahne Tasarımı: Nilgün Gürkan

Kostüm Tasarımı: Feyza Zeybek

Müzik: Selim Can Yalçın ve Barış Manisa

Işık Tasarımı: Kemal Yiğitcan

Efekt Tasarımı: Nesin Coşkuner

 

Oyuncular

Aslı Narcı, Ayşen Çetiner, Tolga Yeter, Engin Gürmen, Vildan Gürelman, Emre Narcı, Enes Mazak, Nurseli Tırışkan, Cem Uras, Ceysu Aygen, Murat Derya Kılıç, Yağız Pala

 

Oyun Hakkında :

Gönlümdeki Osman Hamdi Bey adlı oyun, ölümünün 101. yılında, Batılı anlayışla figürlü resmin ilk temsilcisi, müzeci, arkeolog ve Sanayi-i Nefise Mektebi'nin kurucusu Osman Hamdi Bey'in hayatını sahneye taşırken, onun hiç bilinmeyen yönlerini, sanatçı kişiliğini, aile yaşantısını, arkadaşlık ilişkilerini ve aşklarını anlatıyor.

 

Uluslararası bir isim olan ve resimleriyle dünyanın pek çok ülkesinde tanınan Osman Hamdi Bey, Osmanlı hayatının renkli sahnelerini eserlerinde yansıtmış, bu resimleri ustaca işlediği ayrıntılarla ölümsüz kılmıştır. Osman Hamdi Bey, özellikle “Kaplumbağa Terbiyecisi” ve “Şehzadebaşı Camisi Avlusundaki Kadınlar” adlı tablolarında Osmanlı İstanbul’unun hayatını tarihi bir belge gerçekliği içinde resmetmiştir.

 

Yaşadığı dönemde, henüz yeni gelişmeye başlayan arkeoloji bilimi alanında önemli çalışmalar yapan Osman Hamdi Bey, İstanbul Arkeoloji Müzesi'ni kurmuş, burada otuz yıla yakın Müze Müdürü olarak görev yapmış ve pek çok önemli kazının başında yönetici olarak bulunmuştur. Osman Hamdi Bey'in binlerce yıllık sanat yapıtlarının korunması konusundaki çabaları, ülkemizin arkeolojik zenginliklerinin, bugün hâlâ ülkemiz sınırları içerisinde var olabilmesinin en önemli nedenidir.

0 Comments

Thu

17

Mar

2011

Osman Hamdi Bey - web site

http://www.osmanhamdibey.tc

 

Türk tarihinin en büyük 2. medeniyet hamlesi olarak ifade edebileceğimiz ve 3 asırdır içinden geçmekte olduğumuz bu süreç ve kavşak noktasında Osman Hamdi Bey gerçek bir entellektüel olarak hem müntesibi olduğu Doğu medeniyetine; hem de yanaşmak istediğimiz liman olarak Batı medeniyetine vakıftı.

 

Bir Tanzimat aydın ve bürokratı olarak Osman Hamdi Bey, Osmanlının en sancılı dönemlerinde doğdu. Toplumun dayandığı temel dinamikler sarsılmış, doğu medeniyeti ve onun medar-ı iftiharı olan Osmanlı ilk kez kendinden şüpheye düşmüştü. Maalesef bu hal az bir zaman sonra bir aşağılık kompleksine bir vakit sonra da kendini inkar ve bir redd-i mirasa tekabül edecekti. Manzara her haliyle korkunç.
Türk toplumunun tüm tarihi boyunca iki büyük medeniyet değiştirme projesinden bahsedilebilir.
1. Şaman gelenekten İslam’ a geçiş. 
2.  İslam eksenli dünya görüşünden Batı eksenli hayata yöneliş. 

Kompartıman değiştirmek kadar kolay olmayan meseleler. Böyle büyük kavşaklarda her iki kültüre de vakıf yetişmiş insanlara büyük ihtiyaç vardır. İşte Türk tarihinin en büyük 2. medeniyet  hamlesi olarak ifade edebileceğimiz  ve nerdeyse 3 asırdır içinden geçmekte olduğumuz bu süreç ve  kavşak noktasında Osman Hamdi Bey gerçek bir entellektüel olarak hem müntesibi olduğu Doğu medeniyetine; hem de yanaşmak istediğimiz liman olarak Batı medeniyetine vakıftı. Bu, Osman Hamdi Bey’e çağdaşlarına nasip olmayan bir sentez gücü vermiştir. Kültür alanında ilk radikal batılılaşma dönüşümü onunla ile başlamıştır.Osman Hamdi Bey’le birlikte arkeoloji kültür kavramına dahil olmuş, antikiteye kadar uzanan bir tarih boyutunadayalı hümanite ile aynı anlama gelen bir tarih yaklaşımına geçilmiştir. Bunun için Osman Hamdi Bey’i büyük bir kültür reformcusu saymak yerinde olacaktır.

Paris’te 12 yıl kalan Osman Hamdi, oryantalist akımın Türkiye’deki en önemli temsilcilerinden biri olmuştur. O Yirmisekiz Çelebi Mehmet’le başlayan Batılılaşma maceramızın en radikal örneklerinden biri olmasına rağmen resimlerinde Türk dünyasının güzelliğini haşmet ve celalini tasvir etmiştir.. Demek ki az ilerde bir Osmanlı Paşa’sının Mustafa Kemal Paşa’nın, şahsında tecessüm edecek olan Batı eksenli hayat ve dünya tasavvuru bir özden kopuş değil, 200 yıllık bir sürecin sonucudur. Bu anlamda Osman Hamdi arafta kalmamıştır. O tercihini yapmıştır.

Deither’in Asar-ı atika müdürü olduğu dönemlerde Osmalının 1874’de onayladığı tüzüğe göre kazılardan elde edilen eserlerin üçte biri kazıyı yapana, üçte biri arazinin sahibine, diğer üçte biri ise devlete kalıyordu ki bu durumda eserlerin tamamının kazıyı yapan yabancıların eline geçtiğini söylemek yanlış olmaz. 

Osman Hamdi Bey’in Müzei-i Hümayun müdürü oluşunun 3. yılında hazırladığı tüzükte ise durum tamemen değişmiş, kazıdan ele geçecek tüm eserelerin devlete kalması hükme bağlanmıştı.

Osman Hamdi Bey hiçbir şey yapmamış olsaydı bile bu tüzüğü hükme bağlamakla Türk tarihi içinde her zaman minnet ve rahmetle yad edilmeyi hak etmiştir. Kaldı ki o sadece müzeciliğin mevzuat kısmıyla uğraşmıyor aynı zamnada sahada yaptığı arkeolojik çalışmalarlada ilk Türk kazısını yapma şerefine de nail oluyordu. Müze-i Hümayun adına ilk milli kazımız olan Nemrut kazılarını o yürütmüştür. Sayda Lahitlerinin çıkarıldığı kazıda İskender Lahdi adıyla anılan eserlerle birlikte Ağlayan Kadınlar Lahdi ve diğer eserleri bulması dünya çapında başarılar olarak tarihe geçmiştir.

Osman Hamdi gibi çok yönlü bir sanatkâr ve devlet adamını çok yönlü bir projeksiyonla tanıtmak yerinde olacaktır. Bu nedenle bu sitenin hazırlanmasında Osman Hamdi Bey’le ilgili sempozyum ve makalelerden azami derecede istifade ettik. Böylece Üstat hakkında çok yönlü bir değerlendirme yapma imkânı yakalayabildik. Onun Müze-i Hümayun müdürü olarak müzecilik tarafını, Sanayi-i Nefise Mektebi’ni kurmasıyla mimaride yeni bir uslüb oluşturmasını, tiyatro alanında yaptığı edebi çalışmaları, asıl yönünü oluşturan ressamlığı ve resimde kullandığı teknik ve dayandığı epistemolojik varyantları her biri alanında uzman birbirinden kıymetli akademisyen ve enteklektüellerimizin makale, tez ve sempozyum tebliğlerinden derledik.
   
Bu geniş persfektif, Osman Hamdi Bey’i tanımak isteyenler için de, üstadı derinlemesine araştırmak isteyenler için de çok zengin bir literatür ve bibliyoğrafya anlamına gelmektedir. İş bu çalışmayla Osman Hamdi Bey’i tüm yönlerden tanıtabilmek amaçlandı. Bunu başarabilirsek kendimizi bahtiyar sayacağız.

0 Comments

Thu

17

Mar

2011

Dreamy, lazy, hazy: orientalism at Tate Britain

Fantasy tangled with reality when 19th-century western artists tried to imagine themselves into the sultan's harem. Chris Wiegand enjoys their wishful thinking

Have a look at a gallery of highlights here

 

A crowd is forming outside some formidably solid doors in a shady corner of the Topkapi palace in Istanbul. For centuries, westerners have been enticed and inspired by what happened on the other side - and a group of European artists made their careers with their own fantasies of what life was like there. Today, the doors are open to hordes of tourists who have come to explore the sultan's private harem a crowd for themselves.

Entering the harem (once closely guarded by eunuchs), your eyes are drawn from the pebbled mosaic flooring to the exquisite tiled walls. As the tour proceeds, room after room reveals arabesques, golden calligraphy, stained glass, mother-of-pearl cabinets and lots more tiles from Delft and also in the two predominant Ottoman styles, Iznik and Kutahya. There are said to be 20,000 Iznik tiles inside Istanbul's Blue Mosque (it is their colour, not the exterior, to which the building's name refers). I wouldn't like to count the number covering Topkapi's harem.

It is precisely these kinds of ornamental details that delighted the British painters who travelled to the near east in the 19th century. Artists such as William Holman Hunt, Frederic Leighton, David Wilkie and John Frederick Lewis relied on replicating such nuances to convince the public at home of their paintings' authenticity.

Yet the tiles, however beautiful, didn't excite the artists nearly as much as what actually went on in the harem. This polygamous domain was popularly perceived as the epitome of oriental omnipotence and oppression, home to multiple wives and hundreds of sex slaves, answerable to each and every whim of a domineering sultan. The French painter Jean-Léon Gérôme imagined harem life as a fog of narghile smoke. His voluptuous and usually nude women can usually be found toking on a hookah or lounging poolside, casting seductive glances at each other.

But Gérôme knew as little about harem life as the British painters whose landscapes, portraits and harem scenes will be exhibited at Tate Britain's summer spectacular The Lure of the East. Western men, painters or not, were strictly forbidden to enter the harem. This is one of the paradoxes at the heart of British orientalist art, which is finely balanced between accuracy and fancy.

Arriving by steamboat in Constantinople - a favoured destination, alongside Syria, Palestine and Egypt - British artists set out to discover the east, but found it to be a private world, difficult to penetrate. Unable to access the harems, they were also discouraged from visiting the slave market that once ran alongside Istanbul's grand bazaar. The hustle and bustle of the bazaar itself made sketching difficult, and it was as tricky to remain inconspicuous in the mosques.

It is uncertain which British artists visited which parts of Topkapi palace, although David Wilkie was invited there to paint Sultan Abdul Mejid - sporting fez and scimitar - in 1840, just a few years before the seat of power switched from Topkapi in Sultanahmet to Dolmabahce palace on the Bosphorus. Artists with diplomatic connections may also have found an open door to Topkapi palace, but the gates of the harem remained resolutely shut.

The critic Edward Said's famous suggestion in Orientalism, published 30 years ago, that the Orient is a western invention is particularly suited to the British painters' harem scenes. But whether their paintings are the offshoots of an imperialist agenda remains open to interpretation. Given the secretive nature of the harem and a general shortage of authentic accounts, the artists had little option but to take a leap of the imagination when painting harem life. How big a leap they took was partly determined by the exotic expectations of the art buyers back home.

For background information the British painters relied on female investigations into harem life, such as the writings of Lady Mary Wortley Montagu. The wife of a British ambassador, Montagu spent time in Istanbul and strived to get to know Ottoman women and deliver dispatches from their private world. Her collected letters were published in 1763 and sparked interest for their apparently eyewitness insights. Edward William Lane, who wrote extensively about his travels in Egypt, realised that he had only a limited understanding of Egyptian women's life. He encouraged his sister Sophia Poole to accompany him on a trip, so that she might witness scenes forbidden to western men. (It worked - she made her way into the Egyptian pasha's harem.)

On Topkapi's harem tour, one of the most striking sights is the domed rococo bathroom, which was shared by the sultan and his mother. It's a reminder that although the sultan may well have taken up to four wives and 300 concubines, the harem was also a family space. Two musically themed paintings in the exhibition and the fact that select concubines were encouraged in creative pursuits support this notion. In The Music Lesson (1877), a charming study by Leighton, a rosy-cheeked young woman guides a girl in playing the lute. The painting has been displayed alongside Two Musicians (1880), which finds another pair of girls creating music. Osman Hamdi Bey, a "native" orientalist who supposedly studied under Gérôme, painted Two Musicians - and his heroines couldn't be more different from the concubines ogled by his teacher.

John Frederick Lewis lent his visually opulent style to the harem's customs and receptions - a slave trader visits the sultan in The Hhareem (1850); a lady receives visitors in The Reception (1873) - but he seemed willing to concede the dullness of harem days. His Hhareem Life, Constantinople (1857) turns sheer boredom into breathtaking beauty. In the painting, light floods into a room where two women are watching a tortoiseshell cat that has picked apart a bouquet of peacock feathers. On first sight, the scene is both playful and peaceful, but with the tight framing and the women's distracted expressions, we might be observing the same detached dullness depicted in Camden by Sickert 60 years later.

In fact, Lewis's own wife modelled for the painting, which was done back in Britain after the artist had settled at home in Surrey. The women's headdresses and loose-flowing clothes are as finely detailed, as precisely observed as the room's furnishings. This is harem life in Constantinople, Lewis bluntly tells us in the title, but he has made little attempt to disguise his wife's western features.

Lewis spent a year in Constantinople and most of the 1840s in Cairo. Famously, Thackeray visited Lewis at home there and later described the painter as having become a "languid lotus-eater" living a "dreamy, lazy, hazy, tobacco-fied life". Many of the British painters posed in oriental costumes, either lounging around with long-stemmed pipes or, in the case of William Holman Hunt's self-portrait in the exhibition, in the act of painting itself. Lewis, who sports a turban and scimitar in photographs at the exhibition, seems to have been most successful at convincing his audience that he was the real deal.

An 1860 painting by Lewis, In the Bezestein, El Khan Khalil, Cairo, presents a carpet seller who, it has been suggested, looks a lot like the artist himself. The implication is that Lewis's paintings of the near east, exhibited and sold at the Royal Academy, can be considered the genuine article - as authentic as the very carpets sold in a Cairo bazaar. The truth of his spectacular harem scenes, as so much else, is that fact and fancy are skilfully interwoven.

 

0 Comments

Thu

17

Mar

2011

Market news: paintings by the 'Orientalists'

http://www.telegraph.co.uk

 

Colin Gleadell rounds up the latest developments in the art market

 

Buyers from Turkey, France, Germany, Saudi Arabia, Britain and America vied for paintings by the "Orientalists", 19th-century Western artists who painted Middle Eastern subjects, at Sotheby's on Friday. But the highest price was paid for a painting by a Turkish artist.

Osman Hamdi Bey, an architect, poet, writer and musician, who also became the first Turkish painter to adopt a Western style of painting, painted A Lady of Constantinople in 1881, reflecting the influence of French fashion on traditional Turkish dress, so reversing European assumptions about the backward nature of Islamic society.It sold for £3.4 million, a record for the artist at auction.

The Lure of the East, Tate Britain's exhibition of works by British Orientalists, which opens tomorrow, has benefited from last-minute loans from a museum with a large collection of Orientalist paintings in Qatar, including John Frederick Lewis's delicious An Armenian Lady, Cairo, which sold in 1997 for what was then a record £727,500.

Bonhams has acquired the 100-year-old Australian family-run auctioneers Leonard Joel, making it the largest auctioneer in the southern hemisphere.

Joel's has many claims to fame, not least when it sold Rupert Bunny's Une nuit de canicule to the businessman Alan Bond for A$1.25 million in 1988. The price was the first to top one million dollars in Australia and is still a record for Bunny, but the painting was burned in a warehouse fire in London 15 years ago. An investigation ensued into why the painting had left Australia when it came under the Movable Cultural Heritage Act, designed to keep important works of art in the country.

One of the most sought-after British artists in America returns to London this week. Damien Elwes is the son of painter Dominic Elwes, and the grandson of Simon Elwes, the Queen Mother's favourite artist. In the 1980s, he went to New York, where he was an early exponent of graffiti art, associating with Jean-Michel Basquiat and Keith Haring. He now lives in Los Angeles and his patrons include such celebrities as Anthony Hopkins and Mick Jagger. For his latest show, which opens at Lefevre Fine Art in Mayfair on Friday, he is presenting a series of paintings of artists' studios - Picasso, Matisse, Frida Kahlo and Dalí - priced from £4,000 to £60,000.

Old Master dealer Clovis Whitfield is guest of honour at Partridge Fine Art in Bond Street this week. Better known for decorative arts, the Partridge building was first designed for Old Master dealers Colnaghi's, until financial trouble forced them to leave in the 1930s.

Whitfield resumes the Colnaghi tradition with an exhibition of Old Masters, a highlight of which is a rediscovered painting of St Sebastian by Titian. It was last sold in 1990 as "studio of Titian" for $44,000, but after cleaning and scholarly re-assessment, has now been promoted with a price tag of £8.75 million.

 

0 Comments

Thu

17

Mar

2011

Osman Pacha Zadeh Hamdy Bey

0 Comments

Thu

17

Mar

2011

Osman Hamdi Bey and J. P. Peter of Penn

Osman Hamdi Bey and J. P. Peter of Penn, 1889. Peters visited Hamdi Bey on both journeys to Nippur (1888-89, 1889-90), here photographed in the garden of Hamdi Bey's family home at Kurucesme on the Bosporus. If Peters looks unhappy, it is because on his return trip from Nippure, the steamer on which he traveled left Smyrna wothout him, and his baggage was accidentally shipped to Trebizond. Hamdi Bey expressed great indignation at the incident. (UPM neg.)

 

http://www.ottomanlands.com/catalogue/diplomacy-america-begins-archaeology/letters-and-documents

0 Comments

Thu

17

Mar

2011

Archaeologists & Travelers in Ottoman Lands

http://www.ottomanlands.com

 

The exhibition "Archaeologists and Travelers in Ottoman Lands" takes a look at the accomplishments, struggles, and fortunes of three individuals whose lives intersected at Nippur: Osman Hamdi Bey, museum director, archaeologist, and internationally renowned Turkish painter; John Henry Haynes, American archaeologist and photographer; and Hermann Vollrath Hilprecht, a German archaeologist, Assyriologist, and professor at Penn. The year 2010 marks the centennial of the deaths of Hamdi Bey and Haynes, and the demise of Hilprecht’s career due to scandal.

Featured are two paintings by Osman Hamdi Bey: "Excavations at Nippur," which has never before been on public exhibition, and "At the Mosque Door," which is shown for the first time in one hundred years.  Also shown are about 50 photographs by Haynes, whose contributions as an archaeological photographer are only now being recognized, and more than 40 artifacts from the Nippur expedition (1889–1900), including a Parthian “slipper” coffin, Sasanian incantation bowls and glass, and numerous Sumerian cuneiform tablets. 

This accompanying catalogue frames the time in which the Nippur expedition occurred, looking at American engagement with the Ottoman Empire. The life and activities of Hamdi Bey are compared to the work and fate of other observers and modernizers. The phenomenon of travel for study and archeological discovery is highlighted as is the uses and meaning of photography in the late 19th century.    

 

0 Comments

Tue

15

Mar

2011

Osman Hamdi Bey

http://marttlemag.blogspot.com/2011/02/osman-hamdi-bey.html

 

Isvicreye getirirken hem yer kaplamasin, hem de agirligi fazla tutmasin diye cep boy kitaplar satin almayi tercih ediyorum.Dost Kitapevinde, zaten bende var olan kitaplarin disinda bu kitaplardan aradim, maalesef son donemde populer olan Suleyman, Hurrem, Kanuni, Osmanli kitaplari disinda pek secenek yoktu. Emre Caner'in "Kaplumbaga Terbiyecisi"ni, Frances Kazan'in "Halide"sini, bir de Reha Camuroglu'nun "Son Yeniceri"sini attim cantaya. "Halide"yi henuz Turkiyedeyken okudum, son derece sikici, atlaya atlaya zor bitirdigim, hem tarih arastirmaciligi yonunden, hem de edebi akicilik yonunden cok eksik buldugum, bence iyi yazilmamis bir roman. "Son Yeniceri" henuz ellenmedi, ama "Kaplumbaga Terbiyecisi"ni dun bitirdim, ve cok begendigim bu kitaptan ogrendiklerimden biraz bahsetmek istiyorum.

 

Meger Osman Hamdi Bey, cesitli nazirliklar, diplomatlik, nihayet sadrazamlik yapmis devsirme bir devlet adaminin ogluymus. Ustelik bu baba - tipki benim gibi- yuksek tahsil yapmasi icin Avrupa'ya gonderilmis ilk 4 Osmanli ogrencisinden biriymis. Pariste madenler uzerine aldigi egitimle ulkenin ilk maden muhendisi olan Ibrahim Ethem Bey, daha sonra en buyuk oglunu da Avrupa Medeniyetini tanimasi, iyi bir egitim almasi icin Paris'e, Sorbonne Hukuk Fakultesine gondermis.

0 Comments

Tue

15

Mar

2011

OSMAN HAMDİ BİLİNMEYEN RESİMLERİ Ada Yay 1985

http://urun.gittigidiyor.com

 

OSMAN HAMDİ BİLİNMEYEN RESİMLERİ 
PROF. MUSTAFA CEZAR-FERİT EDGÜ

Ada Yayınları İstanbul 1985
24x33 cm. 32 shf. + 54 shf. resim ve desen

Kitap 3100 adet basılmış ve numaralanmış. Elimizdeki kitabın numarası 550…

Kitabın içinde sanatçının sergilenmemiş çalışmalarından örnekler bulunuyor. Ayrıca Osman Hamdi soyağacı yer alıyor.

KONDİSYON: Şömizi karton kapağında. Tamamı kuşe kağıda. Ön ve arka kapakta solma, katlanma izleri, arka kapakta ve sırtta zararsız soyulmalar görülüyor. Sırt üstteki ve formalarla kapak arasındaki açılma yapıştırılarak onarıldı. Kapak ve sayfalar sağlam. İYİ. 

Diğer ürünlerimiz için tıklayınız

ÜRÜNLERİMİZ YURTİÇİ KARGO İLE ELDEN TESLİM EDİLEREK GÖNDERİLMEKTEDİR. DİĞER TERCİHLERİNİZ İÇİN LÜTFEN BİZİ BİLGİLENDİRİNİZ.
0 Comments

Tue

15

Mar

2011

Ölümünün 100. yılında Osman Hamdi Be

http://www.zaman.com.tr

 

Ressam, arkeolog ve Türk müzeciliğinin kurucusu Osman Hamdi Bey'in vefatının 100. yılı dolayısıyla kurucusu olduğu İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde dün "Türkiye Arkeolojisi Müzeciliği ve Eski Eserler Hukuku" konulu bir toplantı düzenlendi.

 

Açış konuşması yapması beklenen Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, program değişikliği nedeniyle toplantıya katılmadı. Bakan'ın gelmeyişi tepkilere sebep oldu.

 

Toplantıda ilk olarak Prof. Dr. Hayat Erkanal, "Osman Hamdi Bey'in Türk arkeolojisindeki yeri ve önemi" başlığı altında bir konuşma yaptı. Erkanal, Osman Hamdi Bey'in sadece kazılar yapmadığını, eserleri ilgili uzmanlarına ulaştırarak bilim dünyasına da armağan ettiğini söyledi. Prof. Dr. İlber Ortaylı, Osman Hamdi Bey'in yaşadığı dönemin şartlarını çok iyi değerlendirerek, kültürel miras açısından çok zengin olan ülkemizdeki kültürel varlıkların gelecek kuşaklara aktarılması görevini başarıyla gerçekleştirdiğini belirtti. Prof. Dr. Hüseyin Hatemi ise Osman Hamdi Bey'in hukukçu yönünü anlattı. Hatemi, Fransa'da hukuk eğitimi alan Osman Hamdi Bey'in Asar-ı Atika Nizamnamesi'ni yeni baştan düzenleyerek eski eserlerin yurtdışına çıkmasını yasaklayan maddeler koydurduğunu anlattı. Toplantıda Prof. Dr. Ahmet Tırpan, Doç. Dr. Macit Kenanoğlu, Doç. Dr. Bilal Söğüt ve Dr. Şehrazat Karagöz de birer konuşma yaptı.

ELİF KAYA İSTANBUL

 

0 Comments

Tue

15

Mar

2011

Milyonluk Osman Hamdi kimde?

Bilinen 100 tane resmi var. Çoğu gizli koleksiyonlarda, yurtdışında. Ve hiçbirinin değeri milyon liranın altında değil. Koleksiyonerler dünyasında krem tabakaya girmek için muhakkak ona sahip olmak gerekiyor. İşte Kaplumbağa Terbiyecisi'nin dahi ressamı Osman Hamdi'nin ünlü tutkunları...

 

http://www.sabah.com.tr

0 Comments

Tue

15

Mar

2011

The Pera Palace Hotel and the ghosts of the Orient Express

 http://www.todayszaman.com

 

They may stand on opposite sides of the Golden Horn in İstanbul, but the newly refurbished Pera Palace Hotel in Tepebaşı and the old train station in Sirkeci are inextricably tied together by their past.
 
Back in 1888 the Belgian tour operator Georges Nagelmackers founded the Compagnie Internationale des Wagons-Lits to operate what came to be known as one of the most famous and glamorous of all railway services -- the Orient Express. Passengers boarded the train in Paris and arrived in İstanbul three days later, and it soon became obvious that the then Turkish capital needed an equally glamorous hotel to accommodate them. Nagelmackers quickly decided that the Levantine architect Alexandre Vallaury was the right man to come up with something appropriate, and in 1895 the stately Pera Palace Hotel opened its doors for the first time from a lofty perch high up above the Golden Horn.

In those days the hotel could advertize itself as having “a thoroughly healthy situation, being high up and isolated on all sides,” and guests who arrived in town by train were ferried across the Bosporus and then carried to its door in sedan chairs. The first hotel in the city to boast electricity, the Pera Palace even had an electrically operated lift that was the second to be installed in Europe after the one inside the Eifel Tower. In its ballroom grand parties were held, while in its patisserie wealthy dowagers met to compare notes. Its bar was a well-known meeting place, frequented by a long list of famous guests, amongst them the spy Mata Hari and the Hollywood screen goddess Greta Garbo. Mustafa Kemal Atatürk was a regular visitor to the hotel where his corner suite (room 101) has been preserved as a museum. But probably the most famous guest of all was the British crime writer Agatha Christie, who used a stay in room 411 in 1934 to pen “Murder on the Orient Express,” the most famous of all her novels featuring the Belgian detective Hercule Poirot.

Time passed, and the Pera Palace was lucky to survive the demolition balls that saw off other İstanbul icons such as the Tokatliyan Hotel on İstiklal Caddesi and the Park Hotel on Gümüşsuyu (İnönü) Caddesi. Inevitably, however, its period-piece status became a mixed blessing as newer hotels with more modern facilities popped up all over the city. In 2006 new owners finally bit the bullet and closed the hotel for the extreme makeover that has just been completed. In a city not always known for meticulous restoration work, it's good to be able to report that the 115-room Pera Palace has been brought up-to-date at no cost to its historic features. Modern elevators may now whisk guests up to their stylish bedrooms, but the old lift with its wonderful metal grilles still stands sentinel in the stairwell. A stylish “Agatha” restaurant may have been shoehorned into the basement alongside a spa, but guests still take tea in a glorious high-ceilinged hall decorated with glass domes reminiscent of those atop old hamams (Turkish baths). The patisserie still looks just as inviting as in the past, with its sedan-chair-style seats lined up by the windows. Only the famous bar where the likes of Ernest Hemingway rubbed shoulders with the locals might strike a contemporary visitor as a tad too brightly lit for comfort, a problem the management intends to have resolved shortly.

 

Today the Pera Palace queens it over rapidly modernizing Meşrutiyet Caddesi in Tepebaşı, a street that has acquired a whole new lease of life with the departure of the heavily guarded US consulate from the beautiful Palazzo Corpi (now slated to become a boutique hotel) to distant İstinye. Not far away stands the Büyük Londra Oteli, the last of the dinosaur hotels still awaiting a facelift. Some of the Pera Palace bedrooms look out towards the much-criticized TRT building, but that may in time, and if the fates allow, be replaced with a Frank Gehry-designed museum.

Over in Sirkeci, meanwhile, the old Oriental Gothic-style station designed by the German architect August Jasmund has suffered the indignities of ceding its water-facing view to a Shell petrol station and having a brutalist modern entrance tacked onto its side. To get a sense of what the station must have looked like to the incoming Orient Express passengers be sure to approach from the original entrance, which leads into a wonderful hall graced with the sort of rose windows that wouldn't go amiss in some European cathedrals. A small museum on platform one contains a few reminders of the Orient Express in the form of old crockery and cutlery, which is rather ironic in light of the fact that by the time it was withdrawn from service in 1977 the once mighty train service lacked so much as a buffet car. Today a private company, the Venice-Simplon Orient Express, runs one luxury train service a year from Paris to İstanbul, using restored Pullman carriages in an attempt to recall the glory days.

 

As for Alexandre Vallaury, the Pera Palace Hotel may have been his most famous commission, but it was far from the only building he bestowed on the city. Born in İstanbul in 1850, Vallaury was the son of a renowned pastry cook almost certainly of French extraction. Having studied architecture in Paris, Vallaury returned to İstanbul where he became a lecturer at what is now the Mimar Sinan University of Fine Arts. In Paris he had befriended the Ottoman orientalist artist Osman Hamdi Bey, and it was for him that he designed his second most famous building, the grand porticoed structure that now houses the İstanbul Archeology Museum.

In 1890 Vallaury designed an unusually two-faced headquarters for the Ottoman Bank in Karaköy on Voyvoda (Bankalar) Caddesi. From the street-facing side it looked conventionally Neoclassical, whilst from the rear it took on a more oriental appearance, echoing the city's cosmopolitan heritage. Now the property of Garanti Bankası, the building contains a museum of banking history, and is currently undergoing restoration.

A fourth Vallaury building that makes a dramatic mark on the İstanbul skyline is the one that houses the İstanbul Boys High School in Cağaloğlu, now co-ed despite the misleading name. This started life in 1897 as the Ottoman Public Debt Administration building, a reminder in these straitened times of what can happen when a country's debt spirals completely out of hand. With the Ottoman Empire faced bankruptcy in 1882, a special department, administered by foreigners, was set up to handle its debt. In 1897 it moved into this magnificent building, designed by Vallaury in collaboration with the Italian architect Raimondo d'Aronco, which became redundant in 1923 when Atatürk canceled the debt, and turned the building into a school so that young people could learn the lesson of its past.

 

Like many İstanbul architects, Vallaury turned his hand to many forms of building, including two mosques. The Hidayet Cami is squashed into the back streets of Eminönü, a stone's throw from the much more conspicuous Yeni Cami (New Mosque), while the Osman Reis Cami is a tiny affair to be found in Yeniköy immediately behind the Ahmed Afif Paşa Yalı, another Vallaury design which was bought by Misbah Muhayyeş, who owned the Pera Palace Hotel for some years. When Agatha Christie visited İstanbul to write “Murder on the Orient Express” she stayed for a while in the yalı (waterside mansion). And thus does the wheel come full circle.

 

WHERE TO STAY:

Pera Palace Hotel. Tel: 0212-377 4000, www.perapalace.com

 

0 Comments

Tue

15

Mar

2011

Aphrodisias Excavations

http://www.aphrodisias.com

 

Till eighteen and nineteen centuries, Aphodisias got less attention of the visitors compared to other ancient cities of Anatolia which might be because of the difficulty of the access to the site. In 1835, Charles Texier and his group of architects came from England to the city and prepared some inscriptions and documents about the site. In 1892, the Director General of the Imperial Museums, Mr Osman Hamdi, visited the site. Those visits helped city catch more attraction as it deserved.

The first formal excavations began in 1904 by a French engineer, amateur archeologist and collector Paul Gaudin. The first ruins to explore and excavate were the Temple of Aphrodite and the Baths of Hadrian. As Gaudin had to leave for another project in Syria, the excavation was held by Gustave Mendel. The excavations were then left uncompleted. 

In 1937, under the leadership of Giulio Jacopi, an Italian mission resumed the excavations. This work also had to stop soon because of international disagreements.

Only in 1961 systematic excavations begun and held by a mission from New York University under the leadership of Mr. Kenan Erim. Dedicating his life to discover Aphrodisias, Mr. Kenan Erim truly deserves to be buried in Aphrodisias, where his grave is near Tertapylon today.

0 Comments

Tue

15

Mar

2011

Osman Hamdi Bey in Nemrut Dağı

Osman Hamdi Bey in Nemrut Dağı (Mount Nemrud), Turkey, 1883.

 

http://absurdonio.tumblr.com

0 Comments

Tue

15

Mar

2011

The Tortoise Trainer

http://www.todayszaman.com/columnist-173054-the-tortoise-trainer.html

 

Sabancı University's Sakıp Sabancı Museum (SSM) is hosting an exhibition titled "Travel to the West: 70 Years of Turkish Painting 1860-1930" between April 16 and June 30, with the support of Yüksel İnşaat A.Ş.
 
The exhibition puts a close eye on the rich history of Turkish painting by displaying the works of artists born in the 19th century, such as Osman Hamdi Bey, İbrahim Çallı, Feyhaman Duran and Namık İsmail.

Curated by Ferit Edgü, this exhibition -- in which the Turkish art of painting in the Western sense is being interpreted anew -- was made possible through the effort of Sabancı Holding Board of Directors President Güler Sabancı and SSM Director Nazan Ölçer, as well as Deniz Sazak, Yüksel İnşaat A.Ş.'s human resources and corporate communications coordinator. Everyone who contributed to the exhibition should be congratulated.

The works of 15 of our great artists, including such painters of military origin as Şeker Ahmet Paşa and Halil Paşa, who used new approaches in the art, are represented by 150 works selected from the collections of the Atatürk Museum at the Çankaya presidential compound of the Republic of Turkey, the Ankara Museum of Painting and Sculpture, the Dolmabahçe Palace Museum, Mimar Sinan Fine Arts University's (MSGSÜ) İstanbul Museum of Painting and Sculpture, the SSM collections and private collections.

The great surprise of this exhibition is the second version -- dated 1907 -- of Osman Hamdi Bey's renowned work "The Tortoise Trainer," which comes from the private collection of Belma Simavi and is being shown for the first time in this exhibition. The Simavi family procured the picture at an auction in London in 1986. It belonged to a Turkish family of Levantine origin living in İstanbul. The picture from the Simavi collection contains six tortoises, while its first version, dated 1906 and hosted in the Suna ve İnan Kıraç Foundation Pera Museum, has five. Moreover, the version from the Simavi collection shows a picture on the wall and an earthenware jug of water near the window. Simavi's version is small (136 centimeters by 87 centimeters) and is about one-third the size of the original (222 centimeters by 122 centimeters). It also contains a dedication to Ahmet Muhtar Paşa in Osman Hamdi Bey's own handwriting.

The 1906 version had previously belonged to Erol Aksoy. It was auctioned by the Savings Deposit Insurance Fund (TMSF). This auction was held in 2004 and the competition between the İstanbul Modern and the Pera Museum raised its price. The initial bid was announced as TL 1.95 million, but it ended up being sold at the highest price paid for any Turkish painting: TL 5 million. This then led to an increase in value of the relatively small number of Osman Hamdi Bey's other works.

Experts see it as natural for "The Tortoise Trainer" to have a twin. When the two pictures are placed side by side, they are very similar to one another. The man in the picture is Osman Hamdi Bey. The difference between the two pictures is proof that they were produced on different dates. But neither is fake -- both were signed by Osman Hamdi. The famous painter painted the first version in 1906 and duplicated it in 1907.

This is a common practice among painters. For instance, Claude Monet painted the "Woman with a Parasol" four or five times, and none of them is fake. As for the Turkish painting, there are eight or 10 reduplications of Süleyman Seyid's "Soyulmuş Portakal" (Peeled Orange). This also applies to works by Şefik Bursalı. Of modern Turkish painters, Duran Karaca's "Eşekli Çukurovalı Köylü Kadını" (A Village Women from Çukurova with a Donkey) and Yaşar Çallı's "Güvercinler" (Doves) were repainted in different sizes several times.

Painters are entitled to repaint their work as many times as they wish and no one can question this. They may even change small details from the original version. Painters may draw the same scene with small changes upon order or out of their attachment to the topic or for convenience. Sometimes they experiment for perfection. Perhaps, this is the production of labor. Yet, having multiple copies would not devalue their work. One copy is not more precious than the other.

My father used to say, "The Turkish bourgeoisie has understood that walls should not be left blank, but they still do not know what to hang on them." Indeed, instead of buying the original works of Turkish painters, which can be considered as considerably inexpensive compared to what is available in the world market -- ranging generally between $2,000 and $100,000 -- they prefer to hang reproductions on their walls. The upper and middle-upper income groups in Turkey have still not realized that original works of art are not only tastes but also investment tools that yield high returns in the long term just like land. And so this exhibition gives us hope for the future.

0 Comments

Tue

15

Mar

2011

Osman Hamdi Bey Yokusu, Istanbul

necklace - vintage, Brooklyn flea market / jacket - Zara / wood & brass bangle - vintage, thrifted / watch - La Mer / pink striped sweater - H&M / pink button-down - custom / jeans - Target / brogues - Primark

 

www.the-other-emily.tumblr.com

 

0 Comments

Tue

15

Mar

2011

Marsiglia si prepara al 2013 con mostre ed eventi

da http://www.latitudinex.it

 

Marsiglia si sta preparando al 2013, anno in cui sarà Capitale Europea della Cultura, con una nutrita serie di mostre ed eventi. Si comincia dal 4 al 22 maggio, con una Retrospettiva dedicata a Félix Ziem, a 100 anni dalla morte del pittore pre-impressionista. Vedute di Marsiglia, Estaque, Martigues saranno accostate ad altre di Venezia, delle rive del Mediterraneo, di Costantinopoli, dell’Egitto, dell’Africa del Nord e da scene di vita russa, a testimonianza degli interessi internazionali dell’artista.

 

La mostra fa in qualche modo da apripista all’esposizione "L’orientalismo in Europa, da Delacroix a Matisse", organizzata dal 26 maggio al 28 agosto presso il Centre de la Vielle Charité, dove saranno visibili capolavori di artisti francesi come Ingres, Delacroix, Fromentin, Gérôme, inglesi come Lewis o Alma-Tadema, tedeschi (Bauernfeind, Müller), belgi (Portaels, Evenpoel), spagnoli (Villegas, Sorolla), italiani (Fabbi, Simoni) e anche di un orientalista turco formatosi a Parigi: Osman Hamdi Bey.

 

L'arco temporale si chiude con i dipinti di Renoir, Matisse, Kandinsky, Klee e Macke. Oltre alle mostre sono tanti gli eventi che si susseguiranno durante l’anno: tra questi le Vele del Porto Vecchio, a giugno, il Festival jazz dei 5 continenti, a luglio e, tra giugno e luglio, il Festival di Marsiglia, dedicato alla danza e allo spettacolo nelle forme espressive più innovative.

 

Info: www.marseille-provence2013.fr

0 Comments

Mon

14

Mar

2011

Mimar Sinan University of Fine Arts

http://www.linkedin.com/company/mimar-sinan-university-of-fine-arts

 

Mimar Sinan University of Fine Arts (Turkish: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) is a Turkish state university dedicated to the higher education of fine arts. It is located in the Fındıklı neighborhood of İstanbul, Turkey. 

It was founded on January 1, 1882 as the "School of Fine Arts" ("Mekteb-i Sanayi-i Nefise-i Şâhâne" or simply "Sanayi-i Nefise Mektebi") by the renowned Turkish painter Osman Hamdi Bey, who was also an art historian, archeologist and museum curator. The institution, being the first of its kind in Turkey, took up education in fine arts and architecture on March 2, 1883 with 8 instructors and 20 students. 

In 1914, the school became co-educational. The school was converted in 1928 to an academy, the first academy in Turkey, and its name was changed to "Academy of Fine Arts" (Güzel Sanatlar Akademisi). In 1969, it was renamed to "Istanbul State Academy of Fine Arts" (İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi). On July 20, 1982, its status was changed, and the academy became a university named "Mimar Sinan University" (Mimar Sinan Üniversitesi) after the great Ottoman architect Sinan. Finally, in December 2003, the administration of the university changed its name to "Mimar Sinan University of Fine Arts".

 

Specialties

Fine Arts, Architecture, Design, Social Studies

0 Comments

Tue

08

Mar

2011

128 YIL SONRA, “OSMAN HAMDİ BEY” KADAR OLAMADIK!?

http://www.mugladevrim.com.tr

 

Önce Kars’taki heykele “Ucube” dedi, şimdi de İstanbul Tüneli yapımında çıkan tarihi eserlere “Çanak – Çömlek” demiş ve bunların korunmasına çalışan tarih uzmanlara ile kurumlara “Çanakçılar – Çömlekçiler” diye küçümsemiş….

İstanbul Tüneli yapımı çalışanlarına ziyaretinde söylediklerini haber ajanslarında okuyunca yine çok şaşırdım!? Bunca tartışmalardan zerre kadar esinlenilmediğini gördüm, ama pek de yadırgamadım! Neden? E başımızdaki sayın büyüklerimizin, bu konulardaki görüş ve düşüncelerini artık ezberledik. Bu sözler olsa olsa, tam bir “tüccar kafasıyla” işler yapmaya çalışanlara yakışan, böylece kendi ağızlarından itiraf etmiş olanlara ait sözler olabilirdi ancak!? Yani geçmişimiz ve tarihi değerlerimiz, böyle insanlar için hiçbir şey ifade etmiyor; sadece o günü kurtarıp, işi kolay kılıp, hemen kâra geçmek, onların ilk önceliği oluyor… Sanırsınız ki, “Hacivat ile Karagöz” gölge oyununu izliyoruz!? Bir yanda bilge ve çelebi kişiliğiyle Hacivat’ın mantıklı gayretleri; diğer yanda da kaba - saba, öfkeli, eli dayaklı ve sadece çıkarını düşünen Karagöz hazretleri… Bu olanlar ve söylenenler, sizin içinize de siniyor mu?

Bütün dünya ülkeleri, topraklarında çıkan en önemsiz kalıntıları bile koruyup, baş tacı yaparken, bizimkilerin “zücaciyeci dükkânına giren azgın filler” gibi davranması, tarihe ışık tutacak kalıntıları darmadağın edip geçmesi, hangi akla hizmettir!? Bu sözler bir devlet adamına, bilim ve kültür sahibi olması gereken bir ülke yöneticiliğine yakışıyor mu?

Bir zamanlar Padişahlarımız da bu tarihi eserlerin ne kadar değerli olduklarının ayardına varamadıklarından; zamanın resmi eser kaçakçıları bir şekilde Padişaha ulaşıp, bu ‘paha biçilemez’ heykelleri sırf “Hatıra (!)” olarak ülkelerine götürmek istediklerini söyleyen ve çoğu da İngiliz ve Alman asıllı arkeologlara şöyle derlermiş; “Götürün götürün, bunlardan bizde çok var; alt tarafı taş değil mi yahu, sizlere hediyem olsun!..” diye bol keseden dağıtırmış. İyi de; hadi bakalım sen İngiltere veya Almanya’ya gidip de, onların tarihi eserlerinden bir tane çakıl taşını almayı bırak, bir bina sıva parçasını, bir tahta kıymığını almaya kalk bakalım, sana neler yapıyorlar!? En ağır suçtan yargılayıp hapislerde süründürürler, hem de en berbat hapishanelerinde çürütürler adamı!..

İhtimaldir ki, bizim tarihi mirasımızı kaçıran bu zeki ve şeytan adamların arkasından; “Enayiler, mermer taşından heykel neye yarar ki, altın veya gümüş olsa hadi neyse? Bu Avrupalılarda hiç akıl yok yahu, salak ülen bu taş toplayıcı kâfirler be…” filan da diyerek, vezirleriyle birlikte arkalarından da gülmüşlerdir belki, ne bileyim ben?

Lagine (Turgut), Stratonikeia (Eskihisar) ve Rügârlar Tanrısı Ailos’un soyundan gelen Mylasos’tan adını alan Mylasa (Milas) gibi, birçok Anadolu yerleşimlerinden eserleri toplayıp, 1883 yılında İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni ilk kurarak, paha biçilemez eserleri bugünlere getiren “Osman Hamdi Bey” gibi, kaç tane kafası çalışan adamımız vardı ki? Bizler cehalet uykusundan uyanıncaya kadar, yüzyıllarca yağmaladılar en değerli ve en güzel tarihi eserlerimizi!.. Günümüzde de görüyoruz ki; 128 yıl geçmesine rağmen, hâlâ Osman Hamdi Bey kadar bile olamayan insanlarımız var, yazık!?

O eski yılların bazı andavallı Padişahları yüzünden yurt dışına götürülen birçok eseri, şimdi servetler ödeyerek geri alabildik, ama hâlâ birçoğu dışarıda! Onların müzeleri, o bizim eserlerimiz sayesinde dünyanın dört bir yanından turist çekip, para basarken; biz de ancak, o kendi eserlerimize ücret ödeyerek oralarda görebiliyoruz! Bunun kabul edilebilir bir tarafı var mı? Bu kimin suçu!? Bunlar, ‘güya’ yönetici seçilen, hükümran geçinenlerin suçu değil mi?

İnsanlarımızı eğitemiyoruz. Bu tarihi kalıntıların bulunduğu yerde ikamet eden vatandaşlarımızı bilinçlendiremiyoruz. Seneler önce bir köyde, bahçe duvarına köşe taşı olarak, üzerinde eski Yunanca yazılar ve kabartmalı işlemeler olan mermeri koyan köylüye; “Bu tarihi taşın burada ne işi var amca, bunu Müzeye vermen gerekirdi?” dediğimde, bana ne dese beğenirsiniz; “Ülen bu eski gâvurlarda hiç akıl yokmuş be; kim bilir kaç gün bu taşı yontmak için uğraşmıştır gabıklı avanak? Hani neye yaradı, sarınıp da mı gitti? Altı üstü taş len bunun, uğraştığıyla kaldı işte?” demişti. E adamda kabahat yok! Elindeki servetin farkında bile değildi! Zati o cahilin ufku da bu kadar olacaktı tabii! Suç onda mı, yoksa onu eğitemeyen bizlerde ve yöneticilerde miydi?

0 Comments

Tue

25

Jan

2011

Nazım H. R. Dikbaş

http://galerinon.com

 

Nazım Hikmet Richard Dikbaş’ın ikinci kişisel sergisi Yeni Eğlenme ve Dinlenme Biçimleri 2009 yılında gerçekleşen ilk kişisel sergisi Henüz İyi Yönlerimi Görmediniz’in durduğu yerde durmaya devam ediyor.
Serginin anahtar düşüncelerini sıralayalım:

1- Birey efsanesi: Herkesin ayrı ve özgün birer kişiliğe sahip olduğu abartmasına inanalım mı? Yoksa çıkar, korku ve atalet etrafında şekillenmiş genel kişilik tariflerini tanımaya mı çalışalım? İkincisini yapmak daha doğru olabilir, ama ikincisini akıldan çıkarmadan ısrarla birincisine inanmak herkese şans vermek demek.

2- Geçmiş...: ...-in kişisel ifade biçimlerini, jestlerini, mimiklerini anlamak, tanımak ve yorumlamak -hem bugün, hem de kayıtlarından- mümkün mü? Mümkünse, geçmişin ifade biçimlerini bize bağlayan duraklardan devam ederek geleceğin yüzünü gözümüzün önünde canlandırabilir miyiz? Bu trafiğe karışabilir miyiz?

3- Şüpheciliğin bir kolu ya da sürekli bir ‘kaçırdığım birşey var mı?’ hali: Eksiksiz algı, mükemmel muhakeme, kesintisiz süreklilik olmayacağına göre... ...kaçırdığım birşeyler olmalı. Şimdi veya uzun vadede, fark eder mi?

Bu ve benzer düşüncelerin rehberliğinde Yeni Eğlenme ve Dinlenme Biçimleri dış çevre algısının muhtemel çöküşünü duyuruyor ve içsel algıda yeni bir aydınlanma döneminin başlangıcını müjdeliyor.
 
Görsel: Bu kadar çok benzerim varken - detay, kağıt üzerine karışık teknik, 35x50 cm, 2010  
 
-  
Nazım Hikmet Richard Dikbaş’s second solo exhibition New Forms of Rest and Entertainment expands and contracts the position of his first solo exhibition in 2009, Expecting Pleasure to Solve Problems.

Let’s list the key thoughts of the exhibition:

1- The myth of the individual: Should we too settle for the exaggerated statement that everyone has a distinct, unique personality? Or can we perhaps attempt to make out and identify the main personality-recipes shaped around self-interest, fear and stagnation? The latter may be more correct, but to keep the latter in mind whilst insisting on the former means giving everyone a chance.

2- The past: Is it possible to understand –to recognize and interpret, both today, and from records- the personal expressions, gestures, mimics of the past? If yes, can we follow the stations that connect these expressions to the present in order to bring the face of the future to life? Can we interfere in such traffic?

3- A branch of skepticism or a constant state of ‘am I missing something?’: Since absolute perception, perfect judgment, seamless continuity are impossible... ...I must be missing something. Now or in the long run, does it make a difference?

Guided by these and other thoughts, New Forms of Rest and Entertainment carries news of the probable collapse of our perception of the external environment and heralds a new period of enlightenment for internal perception.

0 Comments

Wed

08

Dec

2010

Türk Resminin Öncüleri – Osman Hamdi ve Batı Kuşağı

www.izmirdesanat.org

 

Yazar, senarist ve yönetmen sıfatlarını başarıyla göğüsleyen Durmuş Akbulut’tan resim sanatı üzerine yeni bir kitap daha; ”Türk Resminin Öncüleri – Osman Hamdi ve Batı Kuşağı”…

 

turk-resminin-onculeri

 

İlk iki kitabıyla Türkiye’de resim sanatı üzerine büyük bir boşluğu dolduran, şimdiye kadar yapılmamış olanı yapan yazar yine resim okumalarına devam ediyor ama bir farkla bu defa rotasını Türk Resmine çeviriyor.

 

Gerek baskı kalitesi gerekse içeriğiyle yalnızca resim sanatıyla profesyonel anlamda ilgilenenlerin değil hemen her okurun ilgisini çekeceğini düşündüğümüz kitap hakkında fazla söze gerek yok… Buraya kısa bir bilgi olması açısından kitap hakkında Milliyet gazetesinde çıkan haberi alıntılayacağız;

 

“Türk Resminin Öncüleri”, Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmet Paşa’nın da aralarında bulunduğu, Avrupa’ya resim eğitimi için giden Türk ressamları, Paris’te ders aldıkları atölyeler eşliğinde inceleniyor. Gerome, Cormon, Lhote ve Rodolph Julian gibi sanatçıların Türk resminde karşılığını bulan izleri, farklı tablolar eşliğinde karşılaştırmalı olarak yorumlanıyor. Kitap ayrıca Hoca Ali Rıza, Feyhaman Duran, Elif Naci, Namık İsmail ve çok sayıda ilk dönem Türk ressamlarına yer veriyor.

 

Resim Neyi Anlatır ve Açık Beden isimli kitaplarıyla başlayan yolculuk Türk Resminin Öncüleri – Osman Hamdi ve Batı Kuşağı ile devam ediyor.

 

Bunun yanında sitemizden bir kişiye hediye edeceğimiz ANDY WARHOL “Plastik Suretler” belgesiyle başlayan yönetmenliğine GUSTAV KLIMT ”Hazla Çizilen Kadınlar” belgeseliyle devam eden, sitemizde de harika iki yazısı yeralan DURMUŞ AKBULUT‘la çok yakında bir röportaj yapacağımızın haberini de verelim…

0 Comments

Mon

06

Dec

2010

Work by the pioneering Turkish painter Osman Hamdi Bey being displayed at The Walker Read More

A WORK by the pioneering Turkish painter Osman Hamdi Bey is being displayed at The Walker as part of the Liverpool Arabic Arts Festival.

 

A Young Emir Studying was bought by National Museums Liverpool in 1906 and is believed to be the artist’s only work owned in a British public collection.

 

A statesman of the Ottoman Empire, Hamdi was an intellectual, museum director, archeologist and art expert. Many members of his family were renowned in their fields including musicians, scientists and architects.

 

Charlotte Keenan, assistant curator of fine art, will be giving two free talks, Osman Hamdi Ney: The Eastern Orientalist, inspired by the painting.

 

They will be held at 1pm this Monday, July 5, and on Wednesday August 11.

 

 

Tickets are free and available from The Walker’s front desk or by calling 0151 478 4178.

 

The 10-day Arabic Arts Festival launches on Friday and runs until July 11.

 

Events span the visual arts, literature, dance, film, food and music.

0 Comments

Mon

06

Dec

2010

Istanbul Archeology Museum

evanilavanilla.blogspot.com

 

We are going to Istanbul Archaeology Museum tomorrow for drawing sculptures...Osman Hamdi Bey is the curator and the founder of that museum.His sculpture is in that photo with me.That photo taken about 3 years ago.I will take new photos from there or post here some of my drawings...

0 Comments

Mon

06

Dec

2010

Osman Hamdi Bey Londra'da!

www.radikal.com.tr

 

Osman Hamdi Bey'in ?İstanbul Hanımı' adlı rekor değerdeki tablosu dünyanın en ünlü müzayede salonlarından bir olan Londra Sotheby Müzayede Evi'nde açık artırmayla satışa sunuldu

 

Aynur TATTERSALL

LONDRA - Osman Hamdi'nin ‘İstanbul Hanımı' adlı en pahalı tablosu Londra Sotheby Müzayede Evi'nde açık artırmaya çıkarıldı. Dünyanın en ünlü müzayede salonlarından bir olan Londra Sotheby Müzayede Evi'nde, cuma günü büyük bir açık artırma yapılacak. Avrupa'nın akademik tarzını benimseyen ilk Türk sanatçısı olan Osman Hamdi'nin, yine 1900'lerde aynı salonda satışı yapılan ‘İstanbul Hanımı' adlı tablosunun yaklaşık 4 milyon sterline yeni sahibini bulacağı tahmin ediliyor.


Londra’da, Sotheby'sin Bond Street'teki salonunda açık artırmaya sunulacak olan kanvas üzerine yağlıboya tablonun rekor satışla alıcı bulması bekleniyor. ‘19'uncu Yüzyıl Avrupa Resmi ve Oryantalist' adı altında Sothebys'te sergilenen birçok eser arasında yer alan Osman Hamdi'nin, Türk değerleri hem de en son Paris modasını yansıtan giysileriyle alımlı kumral genç bir kadının resmedildiği önemli başyapıtı ‘İstanbul Hanımı' salonun en gözde eseri.

'Türk kadının imajını çok güzel yansıtıyor'

Osman Hamdi'nin bu eserinin Türk kadınının imajını, İstanbul'da hem iç mekanlarda hem de dış mekanlarda giyilen giysilerin gerçekliğini son derece güzel bir şekilde yansıttığını belirten 19'uncu Yüzyıl Avrupa resimlerinden sorumlu Adrian Biddell, daha önce yine aynı salonda satışı yapılan Osman Hamdi'nin tablosunun, yeni alıcısının Türk olma olasılığının büyük olduğunu söyledi. Biddle, adı açıklanmayan şimdiki sahibinin, tabloyu 1900'lerde yine aynı salonda yapılan bir açık artırmada satın aldığını, salonda sergilenen Türkiye çizgileri taşıyan özellikle İstanbul tablolarının büyük ilgi gördüğünü belirtti.

Sotheby'de Osman Hamdi'nin bu ünlü tablosunun yanı sıra, Avrupalı ünlü ressamlara ait, İstanbul'un değişik mekanlarının kaleme alındığı 14 tablo daha yer alıyor. ‘19'uncu Yüzyıl Avrupa Resmi ve Oryantalist' adı altındaki sergi cuma günü yapılacak olan açık artırmaya kadar Londra'nın en pahalı mağazalarının bulunduğu Bond Street Caddesi'ndeki Sotheby Müzayede salonunda sergilenmeye devam edecek.

Cuma günü açık artırmaya çıkarılacak eserler arasında, Naci Kalmukoğlu'na ait yağlıboya bir başka eserin de 20 bin sterline alıcı bulması bekleniyor.

Osman Hamdi Bey kimdir?

Avrupa'nın akademik tarzını benimseyen ilk Türk sanatçı olan Osman Hamdi, oryantalizmin en başarılı ressamlarından bir olmanın yanında, aynı zamanda bürokrat, arkeaolog, müze müdürü, mimar, şair, yazar ve müzisyen kimliği ile de biliniyor. 19'uncu Yüzyıl'ın ikinci yarısında Türk kültürel hayatında belirleyici etkisi olan Hamdi Bey, sanat eğitimine 1860-61 yıllarında, Paris'te, Gustave Boulanger'in ve Jean-Léon Gér'me'un gözetiminde başlamış. 12 yıl sonra İstanbul'a dönüp Osmanlı bürokrasisinde çeşitli görevler yaptıktan sonra, 1881 yılında Osmanlı İmparatorluğu Müzesine yönetici olarak atanmış.

Bundan kısa bir süre sonra Güzel Sanatlar Akademisi’ni (Mimar Sinan Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi) kuran Osman Hamdi, Türk ve Avrupalı ressamların katkıda bulunmaya davet edildiği, kısa ömürlü İstanbul Salonları'nın da kurucusu.

‘İstanbul Hanımı'

4 milyon sterlin değer biçilen ‘İstanbul Hanımı' adlı çalışmadaki genç kız, izleyiciye iki parçadan oluşan, yarı şeffaf yaşmağının ardından bakıyor. İç mekanda resmedilmiş olmasına rağmen kadının entarisinin üzerine özel dikilmiş bir ferace giydiği görülüyor. İnce dantelden kol ağızları, çağdaş Paris modasını yansıtan koyu renkler ise muhafazakarlığın devam ettiğini, belirli olgunluk düzeyini ve geleneksel Türk kıyafetlerine olan bağı düşündürüyor.

Osman Hamdi Bey daha çok bu renkli kıyafetleri resmetmiş olsa da burada pırıltıyı modelin arkasında durduğu Şam işi perdede kullanmış. Altın rengindeki yüzeyi, on altıncı yüzyıl Osmanlı brokar kumaşı desenleriyle bezenmiş; kumaşın oranları ve rengi ise on dokuzuncu yüzyılda Türkler veya İtalyanlar tarafından üretilmiş olduğunu söyleniyor. (dha)

0 Comments

Sun

05

Dec

2010

Kedi kedidir, Osman da Osmanlı

www.sabah.com.tr

 

Birisi Osman Hamdi Bey'in Rum olduğu iddiasını ortaya atmış.
Babası İbrahim Edhem Paşa Rum asıllı mıymış neymiş... Sakız adasında doğmuş... Bu durumda Osman Hamdi Bey de Rum sayılırmış...
Bunu mesele yapmışlar, kimileri "tarihi gerçeği meydana çıkardık" havasındalar, kimileri de "hayır olamaz" diye savunmada...
Öyle olabilir de, olmayabilir de.
Bundan ne Osman Hamdi Bey'in müzeciliği zarar görür ne de ressamlığı. (Bozkır çocuklarına duyuru:
Türkiye'de ilk arkeoloji müzesi cumhuriyetten tam otuz iki yıl önce açılmıştır, Abdülhamid devrinde.)
"Kökeni"
ne olursa olsun, Osman Hamdi Bey, Osmanlı'dır.
Amerikalılar "melting pot" derler, eritme potası. Herkes bir "üst kimlikte", bir üst kültürde, Osmanlılık'ta buluşmuştu bu ülkede, İttihatçılar ayırımcılığa başlamadan önce. "Bütün halkları eşitleyeceğiz" sloganıyla 1908 devrimini yapanlar hemen iki sene sonra diğer halkları ezmeye karar vermeden önce...
Osman Hamdi Bey'i "Rumlukla" suçlamakla, Nazım Hikmet'i "Polonya kökenli" olmakla suçlamak arasında hiçbir fark yoktur, ikisi de ayıp ve çirkindir.
Bunu ancak faşistler yaparlar ki, onlar da adam değildirler.
Ki o faşistlerin de etnik kökenleri kurcalanırsa, kimin zararlı çıkacağı hiç belli olmaz.
Mimar Sinan'ın "Ermeni asıllı" olmasından fena halde rahatsız olan bu kafa (yerlere göklere sığdırılamayan "büyük Atatürkolog"Afet İnan Hanımefendi otuzlu yıllarda Sinan'ın mezarını açtırıp kafatasını ölçmüş ve bunun "brakisefal" olduğunu yani Sinan'ın Ermeni olamayacağını açıklamıştı!) şimdi onun bunun kökenini gene araştırmaya kalkarsa...
Günün birinde cumhurbaşkanına hakarete kadar da vardırır işi. Bunu da gördük.
Korkunç olan, bir insanın şu asıllı ya da bu asıllı olmasının "kötü sayılabilmesi" keyfiyetidir.
Hiçkimseye doğmadan önce "nereli olmak istersin" diye sorulmuyor, ya da soruluyor da bizim din bilgimiz yetersiz bu konuda.
Osman Hamdi Bey, "ismiyle müsemma" bir Osmanlı aydını ve sanatçısıdır.
Nikoğos Ağa'yı, Tatyos Efendi'yi, Yorgo Bacanos'u ya da Deniz Kızı Eftalya'yı dinlerken kökenini soruyor musunuz? Kriton İlyadis ile Manasi Filmeridis'in çektiği filmleri nostaljik ahlarla vahlarla izleyenler yok mu?
"Ah o eski İstanbul" ha?... O eski İstanbul'da kimse kimsenin kökenini tartışma konusu yapmazdı. Bu rezillik, 1955 yılında derin devletin o aşağılık "6/7 Eylül operasyonuyla" başladı.
Oysa, anlı şanlı Sokollu nereliydi acaba? Bütün saray devşirmeleri, bütün kapıkulları nereliydiler?
Beyler, geçti artık o adalet bakanınız Mahmut Esat'ın "bu ülkede azınlıkların ancak köle olma hakkı, hizmetçi olma hakkı vardır" diye esip gürlediği devir...
İkinci Selim'in anası da Ukraynalı'ydı, Hürrem Sultan olarak tanıdığınız Ruslana Aleksandra Lizowska, silecek misiniz tarihten?
Osman Hamdi Bey'in "Kaplumbağa Terbiyecisi" tablosu beş milyon lira ediyor, isterseniz gönderelim Atina'ya... Onlar da bayram etsinler "avanaklar bize çalışıyor" diye.
Ki bu fakire sorarsanız pek öyle de ahım şahım bir tablo değildir.
Hah! Osman Hamdi Bey'in kökenini değil, gelin bunu tartışalım.
Bir Allah'ın sanat tarihçisi çıksın da "Osman Hamdi'de ressam Gerome etkisini" anlatsın bize bakalım!

 

ENGİN ARDIÇ

0 Comments

Sat

04

Dec

2010

Osman Hamdi Bey Müzesi

1884 yılında planını kendisinin çizdiği ,bugün müze olan köşkü inşa ettirerek zamanının çoğunu burada geçirirdi…

www.resimport.net

0 Comments

Fri

03

Dec

2010

Büyükşehir Belediye Başkanı Karaosmanoğlu Deniz Otobüsünde

Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, Hereke'den Karamürsel'e Deniz Otobüsüyle Geçerken Vatandaşlarla Sohbet Etti

Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı ibrahim Karaosmanoğlu, Hereke'den Karamürsel'e deniz otobüsüyle geçerken vatandaşlarla sohbet etti.

Hereke iskelesinden Osman Hamdi Bey isimli deniz otobüsüne binen Başkan Karaosmanoğlu, vatandaşlarla birlikte sohbet ederek Karamürsel?e geçti. Deniz ulaşımından büyük memnuniyet duyduklarını dile getiren yolcular, bazı yeni sefer saatleri konulması talebinde de bulundu.

Karamürsel ve çevresinde oturup, Gebze ile civarında çalışan vatandaşlar, eskiden karayoluyla 1.5 saatte aldıkları mesafeyi şimdi deniz otobüsüyle 15-20 dakikada geçtiklerini söyleyerek, Başkan Karaosmanoğlu?na teşekkür etti. Vatandaşlar, deniz otobüsleriyle konforlu ve güvenli yolculuk yaptıklarına, ekonomik yönüyle de oldukça hesaplı olduğuna dikkat çekti.

Büyükşehir olarak Kocaeli'de deniz ulaşımına ayrı bir önem verdiklerini dile getiren Karaosmanoğlu, iskele sayısının 11?e çıkarılarak Körfez'e kıyısı olan her noktaya ulaşım sağlandığını hatırlattı. Karaosmanoğlu, 6 adet deniz otobüsü ve 5 adet yolcu vapuruyla izmit, Gölcük, Değirmendere, Ulaşlı, Halıdere, Karamürsel, Darıca, Derince, Tütünçiftlik, Hereke ve Yarımca iskelelerinden vatandaşa hizmet sunulduğunu da sözlerine ekledi.

(NEC-ÜNS) - KOCAELi

0 Comments

Mon

22

Nov

2010

Centre d'Etudes Turques, Ottomanes, BAlkaniques et Centrasiatiques (CETOBAC)

L’Unité Mixte de Recherche a d'abord eu comme nom « Etudes turques et ottomanes » (UMR 8032) et est issue de la fusion, réalisée en 1990, de deux anciennes URA, l’une travaillant sur les études turques en général (associée à Paris III), dirigée par Louis Bazin, et l’autre davantage centrée sur l’histoire ottomane (associée à l’EHESS) fondée par Alexandre Bennigsen. De cette fusion est née l’ESA 8032, dirigée par Gilles Veinstein, directeur d’études à l’EHESS et professeur au Collège de France. En 2001, sa direction a été assurée par François Georgeon, Directeur de recherches au CNRS, qui en avait été le directeur-adjoint de 1999 à 2001. Depuis 2003, l’équipe est devenue l’UMR 8032. Depuis le 1er septembre 2008, elle est dirigée par Nathalie Clayer, Directrice de recherches au CNRS et directrice-adjointe de l’Unité depuis 2006. Elle porte depuis janvier 2010 le nom de CETOBAC. 

Outre le CNRS, l’UMR a actuellement deux organismes de tutelle. Elle est d’abord rattachée à l’EHESS dans le cadre, jusqu'en 2009, du Centre d'Histoire du Domaine Turc (CHDT), devenu lui aussi Centre d'études turques, ottomanes, balkaniques et centrasiatiques (CETOBAC), avec lequel elle se confondait. Ce centre a été créé en 1995, et a pris la suite, pour ce qui concerne les études turques, du Centre d’études sur la Russie, l’Europe orientale et le domaine turc, créé en 1960. Elle est également associée, depuis 2001, au Collège de France, dans le cadre de la Chaire d’histoire turque et ottomane créée alors, et dont le titulaire est Gilles Veinstein. 

L’équipe se consacre à l'étude du passé et du présent des peuples turcophones dans la totalité de leur espace géographique. Elle ne s'attache pas seulement à ces peuples eux-mêmes, mais aussi à leurs relations avec leurs voisins, dans leurs aspects politiques, économiques et culturels. L'aire concernée comprend la Turquie et, pour la période ottomane, l'ensemble des composantes de l’empire ottoman, l’Asie centrale, avec pour certains thèmes d'étude une extension à l'Afghanistan, l'Iran et la Chine, et d'autre part, l'Europe centrale et orientale. Le domaine ainsi défini est immense ; sa richesse et son importance tiennent à ses dimensions comme à son poids dans la vie internationale passée, présente et, de toute évidence, future. 


Les chercheurs de l’équipe sont principalement historiens, sociologues, anthropologues et politologues. Ce domaine est loin d'être unitaire et relève au contraire de spécialisations diverses. Des pôles s'individualisent ainsi dans le cadre commun, sur la base d'un découpage chronologique, géographico-culturel et disciplinaire. L’équipe est ainsi structurée autour de cinq pôles : « Langues, cultures et sociétés », « Histoire de l’Empire ottoman », « Turquie contemporaine », « Balkans post-ottomans » et « Asie centrale et Caucase ». Un sixième pôle « Islam et soufisme » vient également d’être constitué.

0 Comments

Mon

22

Nov

2010

Ressam Osman Hamdi Rumdu

Boğaziçi Üniversitesi Tarih bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Edhem Eldem, Osman Hamdi Bey’in babası İbrahim Edhem Paşa’nın Sakız Adası’nda doğan bir Rum olduğunu ileri sürdü

 

Tarih Vakfı tarafından yayımlanan “Toplumsal Tarih” dergisinde bir makale yayımlayan Prof. Dr. Eldem, büyük dedesi İbrahim Edhem Paşa’nın Sakız Adası’nda bir Rum aileden dünyaya geldiğini, 1821’de köle olarak Hüsrev Paşa tarafından satın alındığını ve Paris’e gönderilerek iyi bir tahsilden geçirildiğini anlattı. Ednem Paşa’yı ilginç kılan özelliği ise, Sakızlı Rum olarak dünyaya gelmişken, sadrazamlığa kadar yükselmiş köle kökenli bir Müslüman bürokrat olmasıydı.

 

www.milliyet.com.tr

0 Comments

Mon

22

Nov

2010

İstanbul'da 'hikâyeli' bir koleksiyon

Avrupa'nın en büyük kurum koleksiyonlarından UniCredit ile Yapı Kredi'den seçilen doksan eser, 'PastPresentFuture' (GeçmişŞimdiGelecek) adlı sergiyle İstanbul'da. Eserler arasında sessiz bir diyalog kurmayı amaçlayan sergide Andy Warhol, Osman Hamdi Bey, Giovanni Girolamo Savoldo ve Hoca Ali Rıza gibi sanatçıların çalışmaları var.

 

Hoca Ali Rıza'nın 1917 tarihli İftar Sofrası adlı tablosu ile İtalyan ressam Giovan Battista Ruoppolo'nun 17. yüzyılda yaptığı natürmort çalışması birbirine ne söyler? Peki, Ferruh Başağa'nın ve Marco Tirelli'nin yan yana duran tabloları?.. "Bu sergide küratör değil, hikâye anlatıcısıyım ben." diyen küratör eserlerin kendi aralarında sessizce konuştuklarını söylüyor. Bunun yanı sıra ortak bir zemine değdiklerini de dile getiriyor. O halde hikâyenin kahramanlarına eğilme vakti geldi...

 

www.zaman.com.tr

0 Comments

Mon

22

Nov

2010

From Delacroix to Kandinsky

This exhibition presents a survey of European Orientalist art during the long 19th century (1798-1914). Desert landscapes enduring the heat of the sun, female silhouettes, shown either very discreetly or, on the contrary, in all their sensuality, craftsmen surrounded by an abundance of colours and textures…

 

Koninklijke Musea voor Schone Kunsten van België
Regentschapsstraat 3
1000 Bruxelles 
Belgium

 

http://www.expo-orientalisme.be

 

0 Comments

Mon

22

Nov

2010

Un Ottoman en Orient

Trois moments de la vie d’Osman Hamdi Bey, figure particulièrement significative de l'occidentalisation de certains membres de la classe dirigeante de l'Empire ottoman, dévoilée successivement à travers sa correspondance avec son père, son ouvrage Costumes populaires et ses savoureux et surprenants souvenirs de jeunesse rédigés à cinquante ans.

Textes d'Osman Hamdi Bey, Rudolf Lindau et Marie de Launay

publiés, annotés et introduits par Edhen Eldem

 

Texte de Rudolf Lindau traduit de l'alleman par Rana Eldem

"La Biblioteque turque" Sinbad

est dirigé par Farouk Mardam-Bey

0 Comments

Tue

12

Oct

2010

istanbulles 1st Istanbul International Comics Festival

Le Festival Istanbulles accueille la première rencontre internationale entre auteurs turcs et francophones. Chacune de ces deux cultures ont une identité de bande dessinée suffisamment forte mais elles s’ignorent. Quelles sont les divergences et quelles sont les convergences ? Telle est l question.

 

Cette rencontre qui a lieu à l’Institut Français d’Istanbul réunit entre auteurs, éditeurs, historiens et spécialistes de la BD turque et franco-belge.

 

Parmi les invités : Levent Cantek, historien de la bande dessinée et auteur de plusieurs livres sur l’histoire de la BD turque, Tuncay Akgun dessinateur et rédacteur en chef de LeMan, ancien collaborateur du mythique Girgir, Ersin Karabulut, un des dessinateurs les plus talentueux pour le magazine Uykusuz, Jean Dufaux, l’un des scénaristes les plus importants de l’espace francophone , Philippe Wurm, dessinateur (notamment pour Jean Dufaux) et professeur de bande dessinée à Bruxelles.

 

Modérateur : Laurent Mallet, maître de conférences à l’université de Galatasaray.

 

Salle de 175 personnes avec casque de traduction simultanée et deux traducteurs turc-français et français-turc.

 

Le 13 octobre 2010 à 17 heures 30

 

Réservation souhaitée

 

Institut Français

 

Istiklal Caddessi, 4, 34435 Taksim

 

Share |
0 Comments

Sun

26

Sep

2010

Archaeologists & Travelers in Ottoman Lands

www.penn.museum

 

In the late 1800s, the University of Pennsylvania began excavating the ancient city of Nippur, located in present-day Iraq. This marked the first American expedition in the Middle East. Over the period of a decade, the excavation team unearthed a remarkable collection of nearly 30,000 cuneiform tablets. Archaeologists & Travelers in Ottoman Lands tells the stories of three men whose lives intertwined during the Nippur excavation, as well as the story of Penn’s first excavation. Osman Hamdi Bey, director of the Imperial Museum in Istanbul (now called the Istanbul Archaeological Museum) was the gatekeeper for all excavations in the Ottoman Empire. Also an accomplished painter, Hamdi Bey created a painting of the excavations at Nippur. This painting, along with another Hamdi Bey painting in the Penn Museum’s collection, will be featured in the exhibit.

 

While he spent only a few weeks onsite, Penn professor Hermann Hilprecht was named the excavation director. Hilprecht spent much of his time at Hamdi Bey’s museum, where he translated some of the tablets in their collection. He claimed sole credit for the discoveries made at Nippur, and for a time, gained great renown. His results were eventually questioned and his integrity challenged. He retired in disgrace in 1910.

 

Archaeological photographer John Henry Haynes spent much of his life working and traveling in the Ottoman Empire before joining the Nippur expedition. Haynes was the only expedition member at Nippur every season, holding positions from photographer to business manager. Because of its inhospitable climate, he was often the only American onsite. Following the expedition, Haynes returned to the United States where, after being discredited by Hilprecht, he suffered a nervous breakdown and died in 1910.

 

Even though their work ended over 100 years ago, the contributions of Hilprecht, Haynes, and Hamdi Bey are still being studied today. The expedition to Nippur established the beginnings of the Penn Museum’s collection, and paved the way for the many excavations undertaken since then. Haynes’ photography is being rediscovered and recognized for the history it provides. Hamdi Bey’s paintings are highly sought after around the world.

Share |
0 Comments

Sat

25

Sep

2010

Tuluyhan'in Piyanosu Osman Hamdi Bey'in Evinde

www.sondakika.com/haber-tuluyhan-in-piyanosu-osman-hamdi-bey-in-evinde-2236886

 

Kocaeli , UNESCO'nun Osman Hamdi Bey Yılı Ilan Ettiği 2010'un En Önemli Etkinliklerinden Birine Ev Sahipliği Yapıyor. 

 

Piyanist Tuluyhan Uğurlu, geçtiğimiz temmuz ayında İstanbul Arkeoloji Müzesi bahçesinde gerçekleştirdiği Osman Hamdi Bey konserini bu kez onun Eskihisar'daki evinin bahçesinde seslendiriyor. 

18 Eylül Cumartesi akşamı saat 20.30'da başlayacak konser öncesinde aynı mekanda Osman Hamdi Bey'in Hayatı ve Sanat yaşamını anlatan sergi açılışı ve konferans düzenlenecek... 

Piyanosunu Türkiye'nin dört bir yanında tarihi mekanlara taşıyan ve müziğini Nemrud Dağı zirvesine kadar götüren Tuluyhan Uğurlu, bu kez Osman Hamdi Bey'in Eskihisar'daki evinin bahçesinde, müzik ve görüntülerle bu büyük sanat ve kültür insanı için çalacak. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilip müze haline getirilen Osman Hamdi Bey evi konserde fon olarak kullanılacak. Tuluyhan Uğurlu, bu farklı konserde müzik ve görüntülerle Osman Hamdi Bey'i ve onun bizlere tanıttığı Anadolu uygarlıklarını anlatan Güneş Ülke Anadolu isimli eserini seslendirecek. 

Kaplumbağa Terbiyecisi isimli eseriyle adı dünyanın en önemli ressamları arasında geçen Osman Hamdi Bey, bu konserde ressamlığı kadar önemli bir başka yönü, arkeoloji ve müzecilik alanında yaptığı çalışmalarla da anlatılacak. Osman Hamdi Bey'in en güzel resimlerini yaptığı bu bahçe ve birkaç yüz metre ötedeki kabrinin yakınında verilecek bu çok özel konser ücretsiz olarak izlenebilecek. 

Müzik ve görüntülerle Anadolu'nun 10.000 yıllık hikâyesinin anlatıldığı Güneş Ülke Anadolu isimli eserin seslendirileceği konserde Tuluyhan Uğurlu'ya kavalda Murat Toraman, viyolada Doğukan Çokşeker, elektrogitar ve yaylı tamburda Uğur Varol ve vurmalı enstrümanlarda Gürkan Özkan eşlik edecekler. Eserin başında ve sonunda Osman Hamdi Bey'i anlatılan görsel sunum, Tuluyhan Uğurlu'nun müziği eşliğinde sunulacak. 

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi'nin düzenlediği konsere katılım ücretsiz olup, etkinlik için Kocaeli'nden özel bir deniz otobüsü kaldırılacaktır. Haberler.Com
   

0 Comments

Tue

07

Sep

2010

The Comics Reporter

CR Holiday Post #9: Go Explore And/Or Bookmark The Tamer Of Istanbul

www.comicsreporter.com

0 Comments

Sat

04

Sep

2010

Osman Hamdi Bey in Oriental garb

Osman Hamdi Bey in Oriental garb at the Vienna Universal Exposition 1873. From Wendy M.K. Shaw, Possessors and possessed (2003).

0 Comments

Sat

04

Sep

2010

ÖLÜMÜNÜN 100. YILINDA OSMAN HAMDİ BEY'İ ANMA ETKİNLİĞİ

ÖLÜMÜNÜN 100. YILINDA OSMAN HAMDİ BEY'İ ANMA ETKİNLİĞİ. 
24 ŞUBAT 2010 ÇARŞAMBA 14:00, İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZELERİ YILDIZ SALONU

0 Comments

Sat

04

Sep

2010

Istanbul Archaeology Museum

www.flickr.com/photos/one-thirteen/sets/72157617870503549/with/3482953895

 

The Istanbul Archaeology Museum (Turkish: İstanbul Arkeoloji Müzeleri) is an archeological museum, located in the Eminönü district of Istanbul, Turkey, near Gülhane Park and Topkapı Palace.

The construction of the main building was started by Osman Hamdi Bey in 1881, attaining its present neo-Greek form in 1908. The architect was Alexander Vallaury. The façade of the building was inspired by the Alexander Sarcophagus and Sarcophagus of the Mourning Women, both housed inside the Museum. It is one of the prominent structures built in the neoclassical style in Istanbul.

The Museum of the Ancient Orient was commissioned by Osman Hamdi Bey in 1883 as a Fine Arts School. Then it was re-organised as a museum and opened in 1935. It was closed to visitors in 1963, and reopened in 1974 after restoration works on the interior.

The Tiled Kiosk was commissioned by Sultan Mehmed II in 1472. It is one of the oldest structures in Istanbul featuring Ottoman civil architecture and was a part of the Topkapı Palace outer gardens. It was used as the Imperial Museum between 1875 and 1891 before the collection moved to the newly constructed main building. It was opened to public in 1953 as a museum of Turkish and Islamic art, and was later incorporated into the Istanbul Archaeology Museum.

Archaeological Museum
0 Comments

Thu

02

Sep

2010

OSMAN HAMDİ BEY '1842-1910'

www.puldefterim.com

 

Osman Hamdi Bey, batı terbiyesiyle yetişmiş ancak içinde bulunduğu kültürden uzaklaşmadan bunu yansıtabilmiş döneminin en önemli ressamlarından biridir. Sanat alanında tanınmasının yanında, arkeoloji alanında da birçok çalışmaya katılmış hatta Türkiye sınırları içindeki "İlk Türk Müzesi"nin kurucusu olmuştur. Babası İbrahim Edhem Bey, Osmanlı Devleti'nde eğitim için Avrupa'ya gönderilen ilk dört gençten biriydi. 2. Mahmud zamanında Sakız Adası'nda çıkan bir isyanda esir alınarak İstanbul'a getirilen babası, Kaptan-ı Derya Hüsrev Paşa'ya köle olarak satılmıştı. 1829 yılında Sultan'nın izni ile Avrupa'ya eğitime gönderildi. Türkiye'ye döndükten sonra 1877 yılında Sadrazamlığa yükseldi.

 

Osman Hamdi Bey, eğitimli bir ailenin çocuğu olarak 1842 yılında İstanbul'da doğdu. İlkokul eğitimini Beşiktaş'da bir okulda alan Osman Hamdi, 1856'da Mekteb-i Maarif-i Adliye'ye devam etti. 1857 yılında 15 yaşında iken hukuk eğitimi alması için babası tarafından Paris'e gönderildi ve burada 12 yıl kaldı. Paris'de iken aralarında ünlü ressam Jean-Leon Gerome'un da bulunduğu atölyelerde çalışma fırsatı buldu. 22 yaşındayken Paris'te tanıştığı Marie adlı bir kızla evlendi ve 10 sene evli kaldılar. Bu evlilikten iki tane kızları olmuştu.

 

1869 yılında İstanbul'a döndüğünde Bağdat İli Yabancı İşler Müdürlüğü'ne getirildi. Ardından 1871'de Saray Protokol Müdür Yardımcılığı'na atandı. 1873'de Viyana'da Uluslararası Sergi Komiserliği görevi sırasında ikinci eşi ile evliliğini yaptı.

 

11 Eylül 1881 tarihinde Müze-i Humayun'da müdürlük görevine atandı. Burada birçok reformlar yaparak batılı anlamda müzeciliği Osmanlıya getirdi.1883 yılında kuruculuğunu üstlendiği Sanayi-i Nefise Mekteb-i Aliye'nin müdürlüğünü yaptı. Yaptığı arkeolojik kazılar ve ülkenin topraklarına ait kültürel değerleri sahiplenme bilinciyle çıkarttığı Asar-ı Atîka Nizamnamesi ile Türk Tarih ve Arkeoloji'sine büyük katkılarda bulundu. Yaptığı kazılar arasında Lagita Tapınağı ve İskender Lahiti de bulunmaktadır. Bu büyük eserlerin sergilenmesi için 1891 yılında "ilk türk müze binası" olan İstanbul Arkeoloji Müzesi'ni açtı. Babasının Dahiliye Nazırı olmasından faydalanarak vilayetlere gönderilen genelgeler ile, Anadolu'nun her yerinden eserler istanbul'daki müzeye gönderildi.

 

Müzeciliğinin yanında ressam olarak da önemli eserler verdi. Resimlerinde Paris'de bulunduğu dönem eğitim aldığı Gerome ve Boulanger'in etkileri görülmektedir. Türk resminde ilk kez figürlü kompozisyonu kullanan ressamdı. Eserlerinde ayrıca oryantalizm etkileri de görülmetedir. Kadın temasını sıklıkla tekrar etmiştir. En ünlü yapıtları ise Kaplumbağa Terbiyecisi(1906) ve Silah Taciri (1908)'dir. "Kaplumbağa Terbiyecisi" adlı resminde Lale Devri'ne ve Sadabat Eğlencelerine dair ipuçları bulunmaktadır. Resimde ayrıca tek ışık kaynağından gelen ışığın ana öğeler üzerinde yoğunlaşması sonucu gereksiz detaylardan arındırıldığı anlaşılmaktadır. Bir diğer önemli resmin olan "Silah Taciri" nde ise kendisini ve oğlunu resmettiği düşünülmektedir. Resimdeki diğer ana öğeler ise tüfekler, kılıçlar ve başlıklardır.

 

Osman Hamdi Bey'in resimleri bir anlamda batının oryantalizmine bir bakış açısıdır. Batılı uslubu kullanırken, konu olarak kendi kültürünü seçmiştir.

 

1884 yılında Gebze, Eskihisar Köyü'ndeki köşke karısı Naibe Hanım, oğlu ve kızını da alarak yerleşti. Aile yakınları başta olmak üzere birçok insanın da portre çalışmalarını bu dönemde yaptı. Bugün bu köşk "Osman Hamdi Bey Müzesi" olarak hizmet vermektedir.

 

24 Şubat 1910‘da İstanbul, Kuruçeşme'de vefat eden Osman Hamdi Bey'in mezarı Çinili Köşk’te bulunmaktadır.

 

Önemli Eserleri:

 

Kahve Ocağı (1879) Haremden (1880) İki Müzisyen Kız (1880) Kuran okuyan Kız (1880) Çarşaflanan Kadınlar (1880) Vazo Yerleştiren Kız (1881) Gebze’den Manzara (1881) Çekik Gözlü Kız-Tevfika (1882) Türbe Ziyaretinde İki Genç Kız I Türbe Ziyaretinde İki Genç Kız II (1890) Feraceli Kadınlar (1904) Pembe Başlıklı Kız (1904) Kaplumbağa Terbiyecisi (1906) Mimozalı Kadın (1906) Şehzade Türbesinde Derviş (1908) Silah Taciri (1908) Beyaz Entarili Kız (1908) Sarı Kurdeleli Kız (1909)

0 Comments

Thu

26

Aug

2010

Discourses of collective identity in Central and Southeast Europe

books.google.it

 

Presents and illustrates the formation of national movements in Central and Southeast Europe. The 67 texts, including hymns, manifestos, articles or extracts from lengthy studies exemplify the relation between Romanticism and national identity. The end of the eighteenth century and first decades of the nineteenth were in many respects a watershed period in European history. The ideas of the Enlightenment had shattered the old bonds and cast doubt upon the established moral and social norms of the old corporate society. The dramatic convulsions of the French Revolution revealed roads for the future development of European society. In arts and culture a new trend, Romanticism, was successfully asserting itself against Classicism. And, above all, a new group identity was announced, which elevated the nation as the supreme value. National Romanticism sought affiliation with this new community, the nation, which was easy to endow with a certain emotional attractiveness.

 

0 Comments

Thu

26

Aug

2010

Türkiye' de Müzecilik ve Osman Hamdi Bey

serkanatabey.110mb.com

 

"Sadrazam İbrahim Edhem Paşa'nın oğludur. Hukuk öğrenimi amacıyla Paris'e gönderilir. Hukuk yerine resim ve arkeoloji eğitimini tercih eden Osman Hamdi, 1869'da yurda döndükten sonra Devletin farklı kademelerinde görev alır. 1881'de Müze-i Hümayun müdürlüğüne atanmasıyla bu alanda devrim sayılabilecek. eski eserlerimizin yurt dışına götürülmesini yasaklayan "1883 Asar-ı Atika Nizamnamesi"ni hazırlar. Yaptığı kazılarla ilk Türk Arkeologu unvanını alır. Ülkede İlk Bilimsel Türk kazıları ve Çağdaş Müzecilik anlayışı onunla başlar. Bu çalışmalarından ötürü Türk Müzeciliğinin modern anlamda gerçek kurucusu olarak kabul edilmiştir. Bugünkü Mimar Sinan Üniversitesinin temeli sayılan "Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi"ni 1883 de kurması ile sanat ve kültür alanında ülkemize yaptığı katkılar doruğa ulaşır."

0 Comments

Thu

26

Aug

2010

Osman Hamdi Bey - Book

0 Comments

Thu

26

Aug

2010

Museums and Ancient Cities

turkeystourism.blogspot.com/2010/02/istanbul-part-3-museums-and-ancient.html

 

Its construction was started in 1881 by Osman Hamdi Bey and with the additions in 1902 and 1908 it gained its latest form. Its architect is Alexander Vallaury. The outer face of the building was made by inspiring from the İskender Tomb and Crying Women tombs. It is a beautiful example of neoclassical buildings in Istanbul.
On the upper floor of the two storey building there are small stone works, pots and pans, small terracotta statues, the Treasure Department and approximately 800.000 Ottoman coins, seals, decorations, medals and Non-Muslim and Muslim Coin Cabinets, in which coin moulds were kept, and a Library with approximately 70.000 books.
On the bottom floor saloons of the building, famous tombs are displayed such as İskender Tomb, Crying Women Tomb, Satrap Tomb, Lykia Tomb, Tabnit Tomb that are in the Sayda king graveyard.
On the bottom floor, besides the display of tombs, there is Old Age Statuary display in which statues and reliefs from important antic cities and regions are displayed. In this display, the development of the art of statuary from the Archaic Period to the Byzantium Period is displayed in chronological order with outstanding examples.
II) ADDITIONAL BUILDING (NEW BUILDING)
The additional building attached to the southeast of the main building is of 6 storeys. There are depots in the two storeys under the ground floor.
The four storeys of the building are arranged as exhibition saloons. There is an inscription “Istanbul for Ages” on the first floor of the building, “Anatolia and Troia for Ages” on the second floor and “Surrounding Cultures of Anatolia: Cyprus, Syria-Palestine” on the top floor. There is Infant Museum and architectural works display on the first floor of the additional building. The Thrakia-Bithynia and Byzantium display saloon, which was opened in August 1998, can be visited on the floor with the name of “Surrounding Cultures of Istanbul”.
The museum has received the European Council Museum Award in 1991, which is its 100. Establishment Anniversary, with the new arrangement made in the lower floor saloons and the Additional Building display.

0 Comments

Thu

26

Aug

2010

Sultanahmet Camii

www.grafikerler.net

 

“Sultanahmet camii” isimli eseri, öğretmeni Osman Hamdi Bey’in ona mezuniyet görevi olarak verdiği resimdir. Ahmet Ziya haftalarca at meydanına giderek açık havada, Dikilitaş yönünden caminin resmini yaparken; kapı üzeri kendisine çok çıplak göründüğünden bu boşluğu güzel bir şehnişinle doldurdu. Resimleri inceleyen Osman Hamdi Bey, tarafından“ tabiata müdahale edilemeyeceği” gerekçesiyle notu kırıldı.

Sanayi-i Nefise'de müdür muavinliği görevini yürütürken 1938 yılında vefat ettti.

0 Comments

Thu

26

Aug

2010

Archaeologists and Travelers in Ottoman Lands'

Osman Hamdi Bey

'Archaeologists and Travelers in Ottoman Lands' - The Penn Museum's Near-East First

 

n the 1880s, a time of great opportunities and great adventures, the University of Pennsylvania Museum organized America's first archaeological expedition to the ancient Near East - to Nippur, a promising but far-flung Mesopotamian site then within the vast Ottoman Empire, now located in Iraq to the south of Baghdad. Nearly 130 years and 400 archaeological and anthropological expeditions later, the museum returns to 'the Age of Exploration' and their first Near East dig with the exhibition 'Archaeologists and Travelers in Ottoman Lands' (September 2010 to February 2011).

 

heritage-key.com/category/tags/osman-hamdi-bey

0 Comments

Thu

26

Aug

2010

There is still color on it

0 Comments

Wed

25

Aug

2010

Dame turque voilée

 Dame turque voilée (Veiled Turkish Lady)

1880s Albumen Photograph by Pasqual Sébah

 

www.flickr.com/photos/sunnybrook100

 

Pasqual Sébah was one of the most important professional photographers of his time in the Ottoman Empire. Today, his works are highly sought after by museums and collectors.

 

Of Syrian or Lebanese origins, Sébah (1823-1886) was a leading photographer in Constantinople, now the city of Istanbul. In 1857 he opened a studio, which he called "El Chark," next to the Russian Embassy on the Grande Rue de Pera, the main shopping street of the European part of the city. He sold photographs of the city, ancient ruins in the surrounding area, portraits, and images of local people in traditional costumes to tourists. His prints are signed P. Sébah.

 

Sébah rose to international prominence because of his well-organized compositions, careful lighting, effective posing, attractive models, and great attention to detail. His career coincided with intense Western European interest in the "Orient," which was viewed as exotic and fascinating.

 

In 1860, he secured the collaboration of the French photographer A. Laroche to direct his studio. As Sébah's technician, Laroche turned out photographic prints of superior quality.

 

Sébah's career was accelerated through his collaboration with the artist, Osman Hamdi Bey (1842-1910). Osman Hamdi Bey posed models, often dressed in elaborate costumes, for Sebah to photograph. The painter then used Sébah's photographs for his celebrated Orientalist oil paintings.

 

In 1873, Osman Hamdi Bey was appointed by the Ottoman court to direct the Ottoman exhibition in Vienna and commissioned Sébah to produce large photographs of models wearing costumes for a sumptuous album, "Les Costumes Populaires de la Turquie." The album earned Sébah a gold medal awarded by the Viennese organizers, and another medal from the Ottoman Sultan Abdulaziz.

 

In that same exceptional year of 1873, Sébah opened a branch in Cairo, Egypt, on the Esbekieh next to the French Embassy, where he installed his associate, Laroche. (The Cairo studio remained in business until 1898.)

 

In 1883, Sébah suffered a stroke. He died on June 15, 1886, and his brother Cosmi managed the business until Johannes (1872-1947), Pascal’s son, was old enough to take over.

 

Johannes (Jean) grew up to become a talented photographer in his own right, but to profit from his father’s fame, he signed his photographs J. Pascal Sébah. In 1888 he went into partnership with a French photographer resident in Istanbul, Polycarpe Joaillier. The firm of Sébah and Joaillier were named the official photographers of the Sultan, and at his command took photographs all over his empire.

 

Joaillier returned to Paris in the early 1900s, but Jean Sébah continued the studio, forming a partnership in 1910 with Hagop Iskender and Leo Perpignani. The latter left the firm in 1914. Jean Sébah and Hagop Iskender retired in 1934, leaving the business to Iskender's son, Bedros Iskender and his partner, Ismail Insel. Ismail Insel eventually became sole partner and renamed the studio Foto Sabah, which remained in business until 1952. (Sabah means "morning" in Turkish.)

 

With all the changes, the studio that Pascal Sébah began in 1857 lasted 95 years.

 

0 Comments

Wed

25

Aug

2010

Eskihisar house

Osman Hamdi Bey's waterfront Eskihisar house

Photo by Minnesota Globetrekker

www.flickr.com/photos/bonkano/sets/72157611343604249/with/4412890081

0 Comments

Wed

25

Aug

2010

Dönemi Sempozyum

Osman Hamdi Bey ve Dönemi Sempozyumu 17-18 Aralık 1992 tarihleri arasında yapılmıştı; amacı Osman Hamdi Beyi, dönemin bir simgesi olarak almak ve Tanzimat sonrası Osmanlı İmparatorluğunun sosyal ve kültürel boy... Detaylı Bilgi için : Osman Hamdi Bey ve Dönemi Sempozyum 17-18 Aralık 1992 Yazar : Sempozyum

 

www.flickr.com/photos/ekitap/3617476133

0 Comments

Tue

24

Aug

2010

Osman Hamdi Bey - Mamulke

Osman Hamdi Bey

www.flickr.com/photos/mamluke/3859258680/in/photostream

 

"O. Hamdy Bey" (1842-1910), Director of the Imperial Museum in Istanbul

photograph of an engraving by T. A. Butler /

 

0 Comments

Tue

24

Aug

2010

kaplumbaga - Şenol Çöm

www.bizimavi.com

 

Osman Hamdi Bey'in "Kaplumbağa Terbiyecisi" adlı tablosuna saygıyla...

0 Comments

Fri

13

Aug

2010

Osman Hamdi Bey

www.britannica.com

 

Born 1842, Constantinople, Ottoman Empire [now Istanbul, Tur.] died Feb. 23, 1910, Constantinople

 

Ottoman statesman, painter, and art expert who put forth legislation aimed at regulating finds made by various archaeological enterprises in the Ottoman Empire and preventing the antiquities from being smuggled abroad.

Hamdi Bey founded the Archaeological Museum of Istanbul and became its director in 1881. His taste and energy did much to establish the reputation of the museum and its impressive collection of Greco-Roman antiquities. Included among the treasures that he secured for the museum are the famous Greek sarcophagi found in the royal necropolis at Sidon (now in Lebanon) in 1887. These are outstanding examples of Greek art of the 5th and 4th centuries bce and are perfectly preserved. The magnificent “Alexander” sarcophagus (so named because it was originally believed to be that of Alexander the Great) even retains traces of its original colouring. Hamdi Bey’s account of the excavation, Une Nécropole royale à Sidon (“A Royal Necropolis at Sidon”), cowritten by Théodore Reinach, was published in 1892.

0 Comments

Tue

03

Aug

2010

Osman Hamdi Bey' in Hayatı

www.restoraturk.com

 

30 Aralık 1842 de İstanbul'da doğar. Osman Hamdi Bey, İlk öğreniminden sonra 1856'da Mekteb-i  Maarif-i Adliye'de öğrenime devam eder. Osman Hamdi Bey’in babası Edhem Paşa kendisi gibi oğullarının da Batı’da eğitim görmesini çok arzu etmiş ve bunu sağlamak için de elinden geleni yapmıştır. Bu nedenle 1857 yılında Osman Hamdi Bey’i hukuk öğrenimi için Paris’e göndermiştir.

Bir süre burada hukuk öğrenimi gördükten sonra resme olan tutkusu daha ağır basarak sonunda resmi tercih ederek Güzel Sanatlar Okulu’na devam etmiştir. Osman Hamdi Bey’in hocaları zamanın ünlü ressamları olan  Gerome (1824-1904) ve Boulanger (1824-1888) dir. Osman Hamdi bu iki ressamdan etkilenmiş ve dönemin  iyi eğitim görmüş ressamlarından biri olmuştur. Onun paris’te eğitimi sırasında 1862 yılında Şeker Ahmet Paşa (1841-1907) ve Süleyman Seyyid (1842-1913)  Paris’e resim eğitimi için gelmişlerdir. Osman Hamdi Bey Paris’te oniki yıl kalmıştır. Osman Hamdi Bey paris’te Marie adlı bir kızla evlenir Türkiye’ye döndükten 4-5 yıl sonra ayrılır ve bu evlilikten Fatma ve Hayriye isimli iki kızları olur.

0 Comments

Wed

07

Jul

2010

Kaplumbağa Terbiyecisi hakkında bilgi

www.webhatti.com

 

Kaplumbağa Terbiyecisi, Osman Hamdi Bey'in 1906 ve 1907 yıllarında iki farklı versiyonunu çizdiği tablosudur. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti tarafından çıkartılan gazetenin on yedinci sayısında tablonun adı Kaplumbağalar ve Adam olarak geçer, ancak tabloya daha sonra yaygın olarak bilinen Kaplumbağa Terbiyecisi adı verilmiştir.

Kaplumbağa Terbiyecisi, Osman Hamdi Bey'in 1906 ve 1907 yıllarında iki farklı çeşidini çizdiği tablosudur. Özellikle "Lale Devri"ndeki "Sadabad Eğlenceleri" nde geceleri bahçelerin aydınlatılması için kaplumbağaların sırtlarına mumlar dikilerek serbest bırakıldıkları bilgisi bir ipucu olabilir. Osmanlı’nın devlet düzeninde "kaplumbağalar" da "kapıkulları" arasında yer almışlardır; bu arada bir kaç Osmanlı kurumunun (Sanay-i Nefise, Asar-ı Atika Müzesi, Duyun-u Umumiye, vb.) en üst düzeyinde yönetici olan Hamdi Bey’in kendi iş yapma alışkanlığı/tarzı ile astlarının yaklaşımlarına ilişkin bir

İnceleme

Belinde sıkı bir kemerle bağlanmış kırmızı uzun bir giysi giyen sakallı bir adam, mavi çinilerle kaplı eşyasız ve bakımsız bir odada, izleyiciye arkası yarı dönük biçimde dikilmektedir. Başına, etrafına gelişigüzel bir yemeni sarılmış arakiye takmıştır. Adamın ayaklarının dibinde, yerdeki yaprakları yemekte olan kaplumbağalar vardır. Bursa'daki Yeşil Cami'nin üst katındaki odanın duvarlarındaki sıvalar ve çiniler yer yer dökülmüştür. Tablonun tek ışık kaynağı terbiyecinin önündeki alçak penceredir.Kaynakwh: Kaplumbağa Terbiyecisi

Ellerini arkasında kavuşturmuş olan adam bir ney tutmaktadır. Sırtında bir nakkare asılıdır ve buna bağlı bir mızrap boynundan aşağıya sarkar.2 Bazılarına göre adamın sırtında asılı olan şey, eskiden dervişler ve dilenciler tarafından kullanılan, hindistan cevizinden ya da abonozdan yapılma dilenci çanağı olan Keşkül-ü Fukara'dır.

Önemli olan, alçaktaki tek ışık kaynağından gelen ışıkla aydınlanan tablonun, öğelerinin ilgiyi konuya odaklayan bir yalınlık ve kurgu ile her tür gereksiz ayrıntının ayıklandığı (Oryantalist resimlerdeki figür ve eşya zebilliğini, çorbasını düşününüz.) çok başarılı bir yapıt ya da bir başyapıt olmasıdır.

Analiz

Osman Hamdi Bey'in bu tablosu, özellikle ilham kaynağına dair net bilgilerin olmadığı dönemde, geri kalmış bir toplumu çağdaşlaştırmaya çalışan bir aydının yorgun hâlini anlattığı şeklinde yorumlanmıştır. Kaplumbağaların esin kaynağının, Lale Devri'ndeki Sadabad eğlenceleri sırasında, hava karadıktan sonra sırtlarına mum dikilerek serbest bırakılan kaplumbağalar olduğu öne sürülmüştür. Bu yoruma göre, Sanay-i Nefise, Asar-ı Atika Müzesi, Duyun-u Umumiye gibi birçok kurumu kurmak ve yönetmek görevini üstlenen Osman Hamdi Bey, tabloda kendini terbiyeci, kendi iş yapış biçimine uyum gösteremeyen astlarını ise yemeğe ulaşmaya çalışan kaplumbağalar olarak göstererek, onları hicvetmektedir.

Başka yorumlara göre, düşünceli biçimde dikilen adam, sabır gerektiren zor bir iş olan kaplumbağaları terbiye etme işini, elindeki ney ve sırtındaki nakkareyi çalarak başarmayı ummaktadır. Bu yoruma göre de terbiyeci Osman Hamdi Bey'in kendisidir. Terbiyecinin zorlu işi elindeki müzik aletleriyle halletmeye çalışması, Osman Hamdi Bey'in de değişime direnen bir toplumu sanat yoluyla çağdaş seviyeye getirmeye çalıştığını, bu yüzden sanat okulu ve müze açma girişiminde bulunduğunu vurgular.Kaynakwh: Kaplumbağa Terbiyecisi

Terbiyecinin, kaplumbağaları eğitmekte kullanacağı neyi üfleyemeyip arkasında tutması, Osman Hamdi Bey’in neyi üfleme, yani kaplumbağalar ile temsil edilen halkı eğitme kaygısından artık vazgeçtiği, çünkü derviş sabrının bile bir sonu olduğu şeklinde de yorumlanmıştır. Ayrıca tablodaki kablumbağaların ilham kaynağının, Osman Hamdi Bey'in Paris'teyken sokaklarda dolaştıklarını gördüğü, Charles Baudelaire'in Modern Hayatın Ressamı kitabında da bahsi geçen kaplumbağalar olduğu da öne sürülmüştür.

İlham Kaynağı

 

Osman Hamdi Bey, Tour du Monde isimli Fransızca bir derginin 1869 tarihli sayılarından birinde gördüğü bir gravürden esinlenerek bu tabloyu çizmiştir. L. Crépon tarafından bir Japon gravüründen esinle çizilmiş olan bu resim, dergide "Charmeur de tortues (Kaplumbağa Terbiyecisi)" adıyla basılmıştır. Resimde, Osman Hamdi Bey'in tablosundaki terbiyeciye benzer şekilde giyinmiş yaşlı bir terbiyeci, elindeki ufak davulu çalarak bir grup kaplumbağanın bir masanın üzerine çıkmasını sağlamaya çalışmaktadır. Osman Hamdi Bey, [Linkleri görmek için üye olun] [Linkleri görmek için üye olun]'da Bağdat'tan babasına gönderdiği mektupta, "bana yollamış olduğunuz Tour du Monde'u okudum" demektedir. Osman Hamdi Bey muhtemelen 1869 yılının ilk cildini okumuştur ve Kaplumbağa Terbiyecisi'ni çizerken bu gravürden etkilenmiş olabilir.

0 Comments

Wed

26

May

2010

Souvenirs d'Egypte

blogs.princeton.edu

 

Graphic Arts recently acquired a two-volume set of nineteenth-century albumen silver prints, which include the work of Turkish photographer and publisher J. Pascal Sébah (1823-1886) and the French photographer Félix Bonfils (1831-1885), among others. Although the primary focus is Egypt, the album begins with photographs in Venice and takes the viewer on a tourist’s journey to Cairo and then, Constantinople.

The fifty-five photographs, taken in the 1870s and 1880s, include two iconic images of Victorian tourists climbing the Great Pyramid of Khufu (Cheops). The negatives are not signed but they may have been created by Émile Béchard, who worked for the Sébah studio. Note, the printer had one of the glass negative up-side-down and made an image in reverse of the original.

 

Attribution on these prints is difficult. They can be loosely attributed to the Sébah studio, where tourists could choose from a library of images, which were then printed on demand. The negatives signed “P. Sébah” may have been by Pascal himself while those signed “Sébah” might have been by his brother Cosimi, who ran the studio after 1883. Pascal’s son Jean signed his negatives “J.P. Sébah” and also formed a partnership with the Frenchman Policarpe Joaillier (1872-1947) in the 1890s, publishing as “Sébah & Joaillier.” All negatives were printed and sold for many years with little distinction between vintage prints and those created much later.

 

 

Besides the landscape views, these albums include a number of portraits, believed to have been staged by the Turkish painter Osman Hamdi Bey (1842-1910), who dressed and posed models to form exotic tableaux vivants.

0 Comments

Mon

24

Nov

2008

Osman Hamdi bey tablosu kriz deldi

www.milliyet.com.tr

 

Portakal Sanat ve Kültür Evi tarafından düzenlenen "Sonbahar Müzayedesi"nde, ressam Osman Hamdi Bey’in "Han İçi" adlı tablosu, 2 milyon 200 bin YTL’ye satıldı.

Conrad Oteli’nde gerçekleştirilen müzayedede, Türk ressamlara ait tablolar, aralarında Osmanlı İmparatorluğu padişahları 2. Mahmud, Abdülaziz ve Abdülmecid’in yazdıklarının da yer aldığı hat eserler ve fermanlar satışa sunuldu.

Müzayedede, 1 milyon 800 bin YTL başlangıç fiyatıyla artırmaya çıkarılan Osman Hamdi Bey’in "Han İçi" adlı yağlıboya tablosu, 2 milyon 200 bin YTL’ye adı açıklanmayan bir koleksiyoner tarafından alındı.

Osman Hamdi Bey’in "Dilenci" adlı yağlıboya tablosunun 250 bin YTL, Şevket Dağ’ın "Ayasofya İçinde Osman Hamdi" adlı tablosunun 175 bin YTL’ye alıcı bulduğu müzayedede, Sultan 2. Beyazıd tuğralı vakfiye 330 bin YTL’ye, Sultan 2. Mahmud’un yazdığı hat eseri 80 bin YTL’ye, Sultan Abdülaziz’in yazdığı hat eseri ise 11 bin YTL’ye satıldı.

0 Comments

Sat

31

May

2008

Osman Hamdi Bey'e rekor fiyat

www.hurriyet.com.tr

 

Ressamı Osman Hamdi Bey'in "İstanbul Hanımefendisi" adıyla yaptığı, sol üst köşesinde imzasını ve "1881" tarihini taşıyan tablo, İngiltere'nin en ünlü müzayede organizasyonu Sothbey's tarafından düzenlenen açık arttırmada 8.1 milyon YTL (3.38 milyon sterlin) satıldı.

Bu sabah yapılan oryantalist eserler müzayedesinin en nadide parçasını oluşturan tablo, müzayede salonu tarafından 2 milyon 200 bin sterlin başlangıç fiyatıyla satışa sunuldu.

Arttırma sonucunda, tabloyu adı ve milliyeti gizli tutulan bir alıcı 3  milyon sterlin bedelle satın aldı. Tablonun komisyon ce benzeri  masraflarla birlikte alıcıya maliyetinin 3 milyon 380 bin 500 sterlin  olduğu bildirildi.

Bu sabah yapılan müzayedeye, kadar Sotheby's'de özel bir köşede  sergilenen 1.85'e 1.09 santimetre boyutlarında, kanvas üzerine yağlı  boya tekniğiyle yapılmış tablo Sotheby's'in oryantalist eserler  müzayedesi için hazırladığı kataloğun da kapağını oluşturuyordu.

Avrupa'nın akademik tarzını benimseyen ilk Türk ressamı olarak bilinen  Osman Hamdi Bey'in bu sabahki satışa kadar Avrupalı bir koleksiyoncunun  elinde bulunduğu bildirilen tablosunda, Türk değerleri ve en son Paris  modasını yansıtan giysileriyle alımlı kumral genç bir kadın resmediliyor.

Halen devam eden müzayedede, diğer iki Türk ressam Naci Kalmukoğlu'nun  "Reclaning Nude" ve Serkis Diraniyan'ın "His Master's Servant" adlı  eserlerinin de satışa sunulması bekleniyor.

0 Comments
Newsletter

Sun

03

Mar

2013

Alla ricerca dell'Incontro. Il XX secolo e l'arte contemporanea di fronte all'Oriente

read more 0 Comments

Sun

11

Mar

2012

Gianluca Costantini Workshop

read more 0 Comments